22 Mayıs 2007 Salı

AB ÇERÇEVE KARARI:"ERMENİ SOYKIRIMINI TANIMAMAK SUÇ", DENİZ BAYKAL:"AB HEDEFİMİZ SÜRÜYOR"

Not: Alman Stern Dergisi'nde Türkiye-AB ilişkileri böyle resmedildi.

Deniz Yalçın


AYDINLIK, 20 MAYIS 2007


11 Şubat 2007 tarihli Aydınlık’ta, Avrupa Birliği’nin, soykırımın, savaş suçlarının ve insanlığa karşı işlenen suçların inkarını suç sayan ve bu suçlara 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası öngören bir çerçeve kararı, dönem başkanı Almanya'nın öncülüğünde uygulamaya hazırlandığını ve bu kararın önümüzdeki süreçte Türkiye-AB ilişkilerine damgasını vuracak gelişme olduğunu aktarmıştık.
Bu son derece önemli çerçeve karar taslağı, AB ülkeleri Adalet ve İçişleri Bakanları’nın üzerinde anlaşmalarının ardından 19 Nisan 2007 tarihli AB Konsey toplantısında kabul edildi. Çerçeve karar, Almanya’nın başkanlığında Aralık ayında gerçekleştirilecek Devlet Başkanları Zirvesi’nde devlet başkanlarının resmi imzayı koymalarının ardından resmen yürürlüğe girecek. Ancak Adalet ve İçişleri Bakanları Konseyi’nden çıkan uzlaşmanın ardından, bu imzalar sadece formalite niteliğinde olacak. Sonuç olarak bundan böyle AB sınırları içerisinde Ermeni Soykırımı’nı inkar eden ve tehcir kararını öven kişiler, üye ülkeler tarafından 1 ile 3 yıl arasında hapis cezası istemiyle yargılanmak zorunda. Bu karar aday ülkeleri de bağlayıcı nitelikte. Şimdi ayrıntılara bakalım.

Çerçeve Karar Taslağı Nasıl Gelişti?
Bu yönde bir çerçeve karar taslağı, 2001 yılında da AB Adalet ve İçişleri Bakanları’nın gündemine gelmiş olmakla birlikte, karar metni üzerinde uzlaşma sağlanamaması nedeniyle taslak rafa kaldırılmıştı. Taslak, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in AB Dönem Başkanlığı görevini almasıyla birlikte Almanya tarafından yeniden gündeme getirildi ve Almanya’nın dönem başkanlığı sırasında bu taslağın mutlaka onaylanacağı yönünde bir kararlılığın bu kez bulunduğu ifade edildi. Almanya, rafa kaldırılan taslağın yeniden gözden geçirildiğini ve üzerinde uzlaşmanın kolay olduğu bir metnin hazırlandığını belirtti. Buna bağlı olarak 29 Ocak’ta AB Dönem Başkanı Almanya tarafından yayımlanan “Avrupa’da Irkçılığı ve Yabancı Düşmanlığını Yasadışı İlan Etmek” başlıklı açıklama metnine göre, söz konusu çerçeve karar ile AB ülkelerinde ırkçılığın ve yabancı düşmanlığının yayılmasının engellenmesi amaçlandığı ifade edildi. Ancak karar taslağının yabancı düşmanlığının engellenmesinden çok, Türkiye düşmanlığını genelleştirmeyi amaçladığı oldukça belirgin.

Çerçeve Kararın Önemi
AB Dönem Başkanı Almanya’nın yayınladığı açıklamaya yansıdığı haliyle söz konusu çerçeve karar, soykırımın, insanlığa karşı işlenen suçların ve savaş suçlarının AB sınırları dahilinde övülmesini, inkarını ya da bunların sonuçlarının küçümsenmesini de suç kapsamına alıyor.
Bu anlamda çerçeve karar, Türkiye- AB ilişkileri açısından çok önemli siyasal gelişmelere gebe. Zira soykırımın, insanlığa karşı işlenen suçların ve savaş suçlarının olumlanması, inkarı ya da sonuçlarının küçümsenmesi kısmında, bu suçların tanımı için Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni kuran Roma Statüsü Belgesi'nin 6. 7. ve 8. maddeleriyle 1945 Nuremberg Uluslararası Askeri Mahkemesi'nin 6. maddesinin temel alınacağı belirtiliyor.

Roma Sözleşmesi’ne Atıf
Roma Statü Belgesi'nin 6. maddesi soykırımı, 7. maddesi insanlığa karşı işlenen suçları, 8. maddesi ise savaş suçlarını tanımlıyor ve düzenliyor. Ve 7. madde çerçevesinde tehciri övmek de suç kapsamına alınıyor. Çerçeve Karar’ın üzerinde uzlaşma sağlanmasıyla birlikte artık bir AB üyesi ülke sınırları içerisinde Ermeni soykırımını inkar etmek, yabancı düşmanlığı ve ırkçılık suçu kapsamında değerlendirilecek. İkincisi bundan böyle AB üyesi tüm ülkelerde insanlığa karşı suçları düzenleyen Roma Statüsü'nün 7. maddesinin d bendi uyarınca, tehcir kararını savunmak da suç unsuru. Bu suçlar da, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı kapsamında değerlendirilecek.
Yeni çerçeve karar doğrultusunda Ermeni Soykırımı’nı tanımamak ve tehcir kararını olumlu bulduğunu ifade etmek suç kapsamına alındığı gibi, bu karar tüm AB üyesi ülkelerin iç hukuk düzenlemelerinin de yeniden şekillendirilmesini zorunlu kılıyor. 19 Nisan’da Lüksemburg’da kabul edilen Çerçeve Karar’da şu ifade yer alıyor: “Bu çerçeve kararın onaylanmasından sonra, üye ülkeler iki yıl içinde iç hukuklarında bu karara uygun düzenlemeyi gerçekleştirmek zorundadır.”

Sayın Elekdağ’ın Uyarısı
Bunun ne anlama geldiğini 13 Mayıs tarihli Cumhuriyet’te yayımlanan söyleşisinde CHP İstanbul milletvekili Sayın Şükrü Elekdağ şöyle açıklıyor: “Bir vatandaşımız, örneğin Almanya’da, Hollanda’da veya Belçika’da “Ermeni soykırımı yalandır” derse, bu kişi sözünü ettiğim ülkelerin mahkemeleri tarafından bir yıldan üç yıla kadar hapse mahkum edilecek. Yani, Lozan mahkemesinin Doğu Perinçek hakkındaki mahkumiyet kararı gibi durumlarla tüm AB üyesi ülkelerde karşılaşacağız.”

Çerçeve Kararların AB Hukukundaki Önemi
Çerçeve kararlar, AB hukuku açısından bağlayıcı konumda. Bu kararlar, AB üyesi ülkelerde hukuksal düzenlemelerin ortaklaştırılmasını amaçlıyor ve öneriler AB Komisyonu ya da bir üye ülke tarafından yapılıyor. AB üyesi ülkelerin Adalet ve İçişleri Bakanları’ndan oluşan Konsey’de çerçeve karar taslağı üzerinde uzlaşma sağlanması durumunda taslak, dönem başkanı ülke tarafından AB Devlet Başkanları Zirvesi sırasında imzaya açılıyor. Tüm devlet başkanlarının onaylamasıyla Çerçeve Karar yürürlüğe giriyor. Burada alınan çerçeve karar, üye ülkelerin gerekli iç hukuksal düzenlemeleri yapmasını ve kararı kendi ceza hukukuna yansıtmasını zorunlu kılıyor.
16 Haziran 2005 tarihinde Avrupa Adalet Divanı tarafından alınan önemli bir karara göre de AB çerçeve kararları, ulusal hukukun üstünde yer alıyor. Bunun bizim açımızdan anlamı açık: AB üyeliği, egemenliğin Brüksel’e devri anlamına geliyor ve Türkiye’ye soykırımı tanımayı, tehcir kararını kınamayı dayatan AB çerçeve kararının yasalaşması durumunda Türk hukukunda AB uyum yasaları çerçevesinde bu çerçeve karara uygun olarak değişiklik yapılması gerekiyor. Yani soykırımı tanımak, tehciri kınamak bundan böyle Türkiye için üyelik şartı haline geliyor. Yani Türkiye’den beklenen, Ermeni soykırımını reddedenleri, AB’nin bu çerçeve kararı doğrultusunda Türk mahkemelerinde yargılaması. Türkiye de, AB üyesi olmak için iç hukukunu bu çerçeve karar doğrultusunda düzenlemek zorunda. Bu da AB’nin Türkiye’yi 70 milyonluk bir cezaevine çevirme planını açığa vuruyor. Zira çerçeve karar açık biçimde Ermeni soykırımını kabul edenlere özgürlük, “Ermeni soykırımının emperyalist bir yalan” olduğunu seslendiren milyonlara ise esaret öngörüyor.

Baykal’ın Açıklaması: “AB Hedefimiz Sürecek”
Cumhuriyet mitinglerinde ortaya çıkan bağımsızlıkçı ruh milyonların korosu eşliğinde “NE ABD NE AB TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE” sloganını temel slogan haline getirmişken ve AB, Türkiye’nin Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın soykırıma dayalı olduğunu karara bağlayan Çerçeve Karar’ı benimsemiş ve Türkiye’ye de üyelik için şart koşmuşken, Baykal ve Sezer AB konusundaki fikirlerinin oldukça net olduğunu, AB hedefinin temel hedef olduğunu ifade ediyorlar.
Öyle ki Deniz Baykal 10 Mayıs tarihli Referans gazetesinin manşetinden verilen söyleşisinde “AB Hedefimiz Sürecek” açıklamasını yapıyor ve TÜSİAD ile ABD’ye AB konusunda teminat veriyor. CHP İstanbul milletvekili Sn. Şükrü Elekdağ, söz konusu çerçeve kararın ne anlama geldiğini Cumhuriyet gazetesine açıkladığına göre, CHP Genel Başkanı’nın bu gelişmeden haberdar edilmediği düşünülemez. Bu durumda Deniz Baykal, AB hedefinin sürdürüleceğini açıklayarak aynı zamanda Ermeni Soykırımı tezini de kabul etmiş oluyor. Çünkü bu “şerefli üyelik” seçeneği gereği AB hedefinin sürmesi, Türkiye’nin Ermeni soykırımını tanıması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin bağımsızlık savaşına değil de soykırıma dayalı olduğu yalanının kabul edilmesi anlamına geliyor. “AB konusunda Zeki Bey de ben de çok netiz” diyerek seçim ittifakı yapan Baykal ve Sezer’in Atatürk’te değil, Brüksel ve Vaşington programında birleştikleri de bu çerçeve karar eksenli gelişmelerle açığa çıkıyor. Yani Atatürk'te birleşme programı, Türkiye'nin bölünme programına feda ediliyor. Bu ise, CHP-DSP ittifakının AB hedefini AKP kararlılığıyla sürdüreceğini açıklamasının ardından İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'in sorduğu şu soruyu gündeme getiriyor: "Türkiye'nin bölündüğü yerde birleşme olur mu?"
denizyalcin7@yahoo.com

30 Nisan 2007 Pazartesi

YENİ RAND/CIA RAPORU: "TÜRKİYE'DE AMERİKANCI İSLAM ŞEBEKESİ KURULMALI"


Deniz Yalçın

29 Nisan 2007 – AYDINLIK, sayfa. 20-21

2003 yılında yayımlanan Sivil Demokratik İslam adlı RAND/CIA raporunun paralelinde, “Ilımlı Müslüman Şebekeler İnşa Etmek” başlıklı 220 sayfalık bir rapor, geçtiğimiz günlerde yine RAND Corporation tarafından yayımlandı. Raporda yine Cherly Benard’nın da imzası var. Benard, 2003’te yayımlanan Sivil Demokratik İslam başlıklı raporda, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi için gerekli ideolojik zeminin Ilımlı İslam tasarımı ekseninde örgütlenmesini önermişti. Yeni yayımlanan bu rapor ise, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi ekseninde İslam dünyasındaki siyasal-toplumsal cepheleşmeleri kendi müdahaleleri ve uzun vadeli stratejik çıkarları ekseninde biçimlendirme ve yaratılan bu cepheleşme üzerinden geniş bir “müttefik kadrosu” yaratma arayışlarına dönük stratejik ve taktik hedeflerini sistemleştiriyor. Öte yandan “sivil”, “demokrat” ve “dindar” bir cumhurbaşkanı tarifi yapan Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın bu tanımlamasında Sivil Demokratik İslam raporunun argümanlarını kullanmış olması da, yeni yayımlanan raporu, 2003 tarihli rapor kadar önemli kılıyor.
Yeni raporda dikkat çeken üç temel unsurdan söz etmek mümkün.


Akışı Tersine Çevirmek
Birincisi, ABD radikal İslamcı akımların Arap Yarımadası’ndan kaynağını aldığını ve buradan doğup Büyük Ortadoğu’ya yayıldığını saptıyor. Buna karşı geliştirdikleri öneri, akışı tersine çevirmek. Yani, radikal İslam’ın Arap Yarımadası’ndan çevreye yayılmasına karşı, güçlendirilen Ilımlı İslam’ın çevre ülkelerden Arap Yarımadası’na yayılması. Rapor’da Türkiye’nin ve özel olarak da AKP’nin ABD projesi açısından taşıdığı önem burada belirginleşiyor. Zira RAND/CIA Raporu, kendi ifadeleriyle “odak noktasının Ortadoğu’dan, daha özgür bir ortamın bulunduğu, aktivizme ve etkiye daha açık bir çevreye sahip ve başarı şansının daha muhtemel olduğu Müslüman bölgelere kaydırılmasını öneriyor.”
Bu anlamda tıpkı Soğuk Savaş dönemindeki gibi bir “fikir savaşı” başlatmanın gerekliliğine işaret eden rapor, Avrupa’daki Müslüman diasporayı, Güneydoğu Asya müslümanlarını bu bölge içinde değerlendiriyor ve ardından sadece bir ülkenin adını geçiriyor: Türkiye.

“Ilımlı İslamcı Proje, Ulus Devletin Sonu” itirafı
Raporda, Ilımlı İslamcı şebekelerin inşa edilmesinin ABD’nin uzun vadeli stratejik hedeflerine ulaşmasını kolaylaştıracağı ifade ediliyor. Bu aşamada bir diğer önemli nokta, Soğuk Savaş döneminde CIA tarafından kullanılan taktiklere atıf yapılırken, yeni tehdidin Soğuk Savaş dönemine göre önemli bir açıdan farklılık gösterdiğinin saptanmış olması. O da, geçmiş dönemin aksine tehdidin coğrafi sınırlarla hapsedilmiş bir ulus devleti aşacak biçimde, asimetrik ve uluslar arası ağlara sahip bir nitelikte olması. ABD, yarattığı tehdit algısı üzerinden “ulus devlet”in işgöremez olduğu fikrini yaygınlaştırmanın yollarını arıyor. Sonuçta rapordan, Ilımlı İslam’ın inşasının ulus devletin tasfiyesi sürecini tamamlayacağı itirafı çıkıyor.
Raporun yaşamsal önem verdiği üçüncü konu, Ilımlı İslamcı şebekelerin inşa edilmesi sırasında kimlerin doğal müttefik olduğu ve kimlerin ABD’nin “sivil demokratik İslam” cephesine devşirileceği sorunu. Rapora göre ABD’nin doğal müttefiki Fethullah Gülen.

RAND/CIA Raporu: “Fethullah Gülen, ABD’nin Doğal Müttefiki”
Raporun 70. sayfasında, “Batı, radikal İslamcı akımlara karşı, laiklik yanlılarından, liberal Müslümanlardan ve Sufi geleneğini sahiplenen ılımlı gelenekçilerden müttefikler edinebilir” ifadesi yer alıyor ve gelenekçilerle Sufiler’in Müslümanlar arasında çoğunlukta olduğu vurgulandıktan sonra, bu akımların Batı’nın doğal müttefikleri olduğu 73. sayfada açıklanıyor. Batı’nın bu söz konusu doğal müttefikleri arasında ismi verilen tek kişinin Fethullah Gülen olması ise rastlantı değil. Rapor, bu noktadan sonra Fethullah Gülen’in ABD açısından taşıdığı öneme geniş yer ayırıyor. Rapordan alıntılıyoruz:
“Türkiye’den dini lider Fethullah Gülen, modern Sufi ılımlı İslam’ı teşvik ediyor.. Gülen, diyalog ve hoşgörü yaklaşımını Hıristiyanları ve Yahudileri kapsayacak biçimde genişletiyor. Kaldı ki Gülen, İstanbul’daki Ekümenik Patrik Bartholomeos ile iki kez görüştü, 1998’de Papa’yı Roma’da ziyaret etti ve İsrail’den dini liderlerin ziyaretini kabul etti.”
Rapor’da Gülen’in İslam’ın ılımlı yorumunu gerçekleştirerek Arap dünyasından ayrıldığı belirtiliyor. Bu nokta, ABD’nin ılımlı İslamcı şebekeler üzerinden Arap yarımadasına sızma taktiği açısından Gülen’e atfettiği rolü açığa vuruyor. Ancak raporun 89. sayfasında, Gülen’in Ilımlı İslamcı yaklaşımının Arap yarımadasında bu haliyle zor kabullenileceği belirtiliyor, yerel motiflerin Gülen’in yaklaşımındaki ağırlığının bu yaklaşımın Ortadoğu’da propagandasının yapılmasını ve küreselleştirilmesini zorlaştırdığı vurgulanıyor. ABD’nin Türkiye merkezli dinlerarası diyalog ve yeni din yaratma arayışlarının arkasında bu zorlukların aşılması hedefinin de bulunduğu böylece ortaya çıkıyor.


Potansiyel Müttefikler
ABD açısından Ilımlı İslam projesinde potansiyel müttefikler, liberal, Müslüman akademisyenler. Bu kesim, özellikle Ilımlı İslamcı bir uluslar arası fikir bloğu oluşturulması açısından önemseniyor. Ancak esas rol, genç ve ılımlı din adamları ile müttefik cemaatlerin aktivistlerine yüklenmiş. Bu kesime, ılımlı İslamcı akademisyenlerin fikirlerini sokağın, cemaatin diline tercüme etme, fikirleri tabana yayma görevi veriliyor. Camilerde bu propagandanın yürütülmesinin zorunluluğu açıkça ifade ediliyor.
Öte yandan bazı gazetecilerin, yazarların ve iletişimcilerin sözde radikal İslamcı özde ise Amerikan karşıtı toplumsal kanaati tersine çevirmek için kullanılacakları ve potansiyel müttefik olarak desteklenecekleri de raporda açıkça ifade ediliyor. Dolayısıyla bu raporda yapılması gerektiği söylenerek yazılanlar, yapılanların bir listesi aynı zamanda. Ama yapılanların hangi merkeze dayandığını göstermesi bakımından bu raporlar, büyük önem taşıyor.
Sonuç olarak ABD, Haçlı İrtica projesinde Türkiye’yi hedefe koyduğunu bu raporla da açıkça itiraf ediyor. Ülkemizde siyasal-toplumsal cepheleşmenin ABD karşıtlığı üzerinden gelişmesini engellemek adına yapay bir radikal İslam-Ilımlı İslam cepheleşmesi yaratmaksa, hedefin saptırılması arayışlarına denk düştüğü kadar; TSK karşıtı, “sivil ve demokratik” etiketi ile beslenen AKP cephesine farklı kesimlerden müttefikler devşirilmesine de kapıyı aralıyor. Bu nedenle, önce İslamcı kadrolardan Amerikancı müttefikler devşiren ve AKP’yi oluşturan ABD’nin, yaratmaya çalıştığı “sivil-darbeci” ikilemi üzerinden sahte sol parti ve sendikaları, İkinci Cumhuriyetçi kadroları ABD Büyükelçisi’nin arkasında sıralamasının ve 14 Nisan pratiğinin dışına savurmasının mantığı, bu yeni RAND/CIA raporu okunduğunda daha iyi anlaşılıyor.

25 Nisan 2007 Çarşamba

SAYIN CUMHURBAŞKANIMIZ, BOP GÖREVLİLERİ ÇANKAYA'YA ÇIKAMAZ


Sayın Cumhurbaşkanımız,

24 Nisan 2007 tarihli AKP Meclis Grubu toplantısında, AKP’nin cumhurbaşkanı adayının Abdullah Gül olduğu Recep Tayyip Erdoğan tarafından ilan edilmiştir. Cumhuriyet tarihimizde görülmedik biçimde, demokrasinin temel değer ve ilkelerini zedeleyen bir yöntemle cumhurbaşkanlığı seçim sürecini yönetmeyi amaçlayan AKP’nin devrimle kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı en büyük karşı devrimci hamle ve kalkışmayı yapmaya hazırlandığı ortaya çıkmıştır. Söz konusu tehdidin boyutlarını, siz de 13 Nisan 2007 tarihli konuşmanızda ifade ettiniz ve rejimin Cumhuriyet tarihinde ilk kez bu kadar büyük bir meydan okuma ile karşı karşıya kaldığını belirttiniz.
Milletimizin de bu duyarlılığı taşıdığı, 14 Nisan’da Tandoğan Meydanı’nda gerçekleştirilen görkemli demokratik eylem aracılığıyla ortaya çıkmıştır. Tandoğan’da tehdidin ABD ve AB kaynaklı olduğu saptanmış; sloganlara, pankartlara Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlarının Çankaya’ya çıkamayacağı anlayışı damgasını vurmuştur. 14 Nisan Mitingi’nde, Çankaya’nın savunulması ile vatan savunması mevzisi iç içe geçmiştir. Bu iki mevziinin ayrı düşünülmeleri mümkün değildir.

Sayın Cumhurbaşkanımız,
7. yılını doldurmakta olduğunuz göreviniz süresince gösterdiğiniz hukuksal demokratik direnç, AKP ve onun arkasında sıralanan iç ve dış güç odaklarına karşı milletimizin direncini de diri tutmuş ve bu direnç 14 Nisan’da kendisini açığa vurmuştur. 14 Nisan mitingi aracılığıyla bir kere daha görülmüştür ki; Çankaya kriteri, aynı zamanda bağımsızlığa, Atatürk devrimlerine sahip çıkma kriteridir. Bu nedenle Abdullah Gül’ün adaylığının açıklanması, 14 Nisan’da ortaya çıkan “dip dalgası”na ABD merkezli bir meydan okuma olarak görülmelidir. Cumhuriyetimize, milli iradeye ve bağımsızlığımıza yönelik bu sistemli meydan okumayı bertaraf etmekse sizin elinizdedir.

Sayın Cumhurbaşkanımız,
Sizin de bildiğiniz üzere, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 104. maddesine göre “Cumhurbaşkanı, Devletin başıdır”. Ulusal Egemenlik Haftası’nı kutladığımız şu günlerde, bir milli devrim ve bağımsızlık savaşı sonucunda kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin başına, çeşitli tarikat yapılarının ve ABD’nin üzerinde uzlaştığı ve başka bir devletin projesinde görevli olduğunu ilan eden bir ismin geçmesi karşı devrimci saldırının en açık uzantısı olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin başına Amerikan bezinden imal edilmiş bir çuval geçirilmek istendiği açıktır. 11 Eylül saldırıları sonrasında oluşan konjonktürde, ABD’nin saldırı stratejisini Ortadoğu’ya odaklaması ve Büyük Ortadoğu Projesi’ni de bu çerçevede yürürlüğe koyması sonucunda iktidara taşınan AKP’nin, meşruiyetini/gücünü ABD’nin söz konusu projesine bağlılıktan ve toplumun çıkarlarıyla taban tabana zıt konuma savrulan çeşitli medya ve sömürü düzeni patronlarından aldığına dair hiçbir kuşku kalmamıştır. İktidarda kalmak için ABD’nin ve onun güdümündeki bazı kalemşörlerin desteğine muhtaç durumda olan bu partinin ABD’ye ödemekte olduğu bedeller, Türkiye Cumhuriyeti devletinin varlığını ortadan kaldıracak niteliktedir. Bu nedenle, varlığını ABD’ye borçlu olan bir partinin mensubu olan ve ABD’nin çıkarları adına yürürlüğe konulan Büyük Ortadoğu Projesi’nde görev alan Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı makamına taşınmak istenmesi, açık bir meydan okumadır ve bu tehdit asla küçümsenemez. Kaldı ki AKP, Atatürk’ün Çankaya’sını şeyhler, tarikat müritleri ve ABD tarafından teslim alınmış bir kaleye çevirmek üzereyken bu tehdit hiç küçümsenemez. Türkiye’de gericiliği ve bölücülüğü desteklediği açığa çıkmış olan ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne destek vererek meşruiyet arayan siyasal kadroların ulusumuz nezdinde meşru olamayacakları açıktır. ABD nezdinde meşru olanın, ulusumuz nezdinde meşru görülmesi imkanı kalmamıştır. Ulusumuzun %92’sinin ABD politikalarına karşı olduğu bizzat ABD merkezli araştırma merkezleri tarafından saptanmışken, ABD projesinde görevli olduğunu ilan eden bir ismin bu projedeki görevine dayanarak Cumhurbaşkanı sıfatıyla devletin başına geçmesi; milli iradenin değil, ABD iradesinin tecellisi olacaktır.

Sayın Cumhurbaşkanımız,
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Fas’tan Pakistan’a uzanan coğrafyanın sınırlarını değiştirme ve çökmekte olan ABD’nin küresel hakimiyetini pekiştirme arayışlarının uzantısı olan Büyük Ortadoğu Projesi’nde eşbaşkan sıfatıyla görevli olduğunu yazılı ve görsel basında defalarca ifade etmiştir. Şimdi Cumhurbaşkanlığı için aday gösterilen Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de, bu projede görevli olduğunu açıklamış ve 3 Nisan 2003 günü ABD Dışişleri Bakanı Powell ile “2 sayfa ve 9 maddelik gizli bir antlaşma yaptığını” 24 Mayıs 2003 tarihinde Vatan gazetesinde yer alan söyleşisinde itiraf etmiştir.
Abdullah Gül, 14 Mart 2006 tarihli Radikal Gazetesi’nde yer alan demecinde ise, “BOP içinde ABD ile birlikte hareket ediyoruz” ifadesini kullanmış ve iktidara Büyük Ortadoğu Projesi nedeniyle getirildiklerini açıklamıştır. (Bkz., “Gül: BOP içinde ABD ile Birlikte Hareket Ediyoruz”, 14 Mart 2006, Radikal Gazetesi, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=181295 )

Sayın Cumhurbaşkanımız,
Anayasa’nın 103. maddesinde yer alan Cumhurbaşkanlığı yemini, sizin de bildiğiniz gibi şöyledir: "Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılaplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, milletin huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine and içerim."

Sayın Cumhurbaşkanımız,
Başka bir devletin projesinde görevli olduğunu itiraf eden bir ismin Cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda TC Anayasası’nın 103. maddesinde ifade edilen Cumhurbaşkanlığı yeminine riayet etmesi mümkün müdür? İçinde Türkiye’nin de bulunduğu coğrafyanın sınırlarını değiştirmeyi amaçlayan ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nde görevli bir kimse, Cumhurbaşkanı sıfatıyla “devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız şartsız egemenliğini koruyacağı”na yemin ettiğinde inandırıcı bulunacak mıdır?
Anayasa’da Devletin başı olduğu ifade edilen Cumhurbaşkanlığı makamına oturacak kişinin aynı zamanda Büyük Ortadoğu Projesi’nde ABD ile birlikte hareket ettiğini açıklamış olması kabul edilebilir bir durum değildir. Devletin başı konumundaki cumhurbaşkanlığı makamına ABD’nin oturtulması asla kabul edilemez.

Sayın Cumhurbaşkanımız,
Türkiye Cumhuriyeti devletinin başına başka bir devletin görevlisinin geçmesinin anlamı açıktır. Bu yıkımı engellemek sizin elinizdedir. Anayasa’nın 104. maddesinin b bendi, “Gerekli gördüğü hallerde Bakanlar Kuruluna başkanlık etmeyi veya Bakanlar Kurulunu başkanlığı altında toplantıya çağırma”yı yetkileriniz arasında saymaktadır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin varlığını ve bağımsızlığını korumak adına yemin etmiş ve bu sorumluluğu bugüne kadar üst düzeyde yerine getirmiş Cumhurbaşkanımız olarak, milletimiz sizden Bakanlar Kurulu’nu başkanlığınız altında toplantıya çağırmanızı, bu toplantıda erken seçim kararı almanızı ve cumhurbaşkanını yeni seçilecek Meclis’in seçmesini sağlamanızı beklemektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı, bağımsızlığı, ulusal egemenliğimiz ve demokrasimiz bu en büyük meydan okuma karşısında sizden son ve en önemli görevi beklemektedir.

Saygılarımla

DENİZ YALÇIN

15 Nisan 2007 Pazar

ENERJİ KORİDORUNDA ÇİN-ABD DENİZ SAVAŞINA DOĞRU MU?


DENİZ YALÇIN

AYDINLIK – 8 NİSAN 2007


ABD, İran Körfezi’nden Çin Denizi’ne uzanan bölgedeki stratejik enerji geçiş boğazlarının denetimini elde tutarak Çin'in yükselişini kendisine bağımlı kılmayı ve enerjinin denetimini elinde tutmayı amaçlıyor. Ekonomik olarak çöküşe geçen ABD’nin hegemonik konumunu sürdürmek için elinde kalan tek seçenek, bu bölgelerin askeri denetimini elde tutmak. Dolayısıyla ABD ile Çin arasında denize ve enerjiye bağlı çelişmeler, haritada sarı daire içinde gösterilen üç boğaz ekseninde düğümleniyor. Bu boğazlar, Kızıl Deniz’i Hint Okyanusu’na bağlayan Bab-al Mandab, Çin’e ulaşan petrolün geçiş yaptığı Malacca Boğazı ve İran Körfezi’nden hareket eden petrol tankerlerinin dünyaya erişimini sağlayan Hürmüz. Bu üç boğaz üzerinde yürütülen deniz mücadelesinde ABD, bu boğazlara kıyısı olan ülkelerde Amerikan karşıtı olan yönetimleri devirmeyi ve böylece enerji temini bakımından Çin’i kendisine bağlamayı amaçlıyor.
Bab-al Mandab Boğazı’na Somali, Cibuti ve Yemen’in kıyısı var. ABD bu ülkelerde terörizmle mücadele bahanesine dayanarak askeri varlığını arttırıyor. Bu çerçevede ABD, Cibuti’de bir askeri üs kurmuştu. Yemen ise, BOP’ta Tayyip Erdoğan ile birlikte eşbaşkanlık görevinde. Dolayısıyla ABD açısından en büyük tehdit Somali’ydi. Geçtiğimiz ay ABD’nin Etiyopya Ordusu aracılığıyla Somali’ye başlattığı askeri operasyon ve bunun sonucunda Somali’deki Amerikan karşıtı yönetimin devrilmesi, hep bu stratejinin uzantısıydı. Bu boğaz, Sudan petrolünün Çin’e ulaşmasını sağlıyor. ABD, Sudan’a petrol ambargosu uyguluyor. Bu nedenle Sudan petrollerinin en büyük alıcısı Çin. Dolayısıyla ABD bu boğazın askeri denetimini ele geçirerek, Çin’in enerji geçiş hattının denetimini de ele geçirmeyi hedefliyor.
Malacca Boğazı’nın Çin açısından önemi büyük, zira gerek Bab-al Mandab’dan gerekse Hürmüz’den çıkış yapan ve Çin’e petrol taşıyan tankerlerin geçiş yapabildiği en uygun ve en az maliyetli boğaz Malacca. Haritada bu hat, mavi şeritle gösteriliyor. Dolayısıyla Çin’in donanmasını kuvvetlendirmesi ve bu çerçevede geliştirdiği “İnci Şeridi Stratesi”ne uygun olarak Gwadar, Bangladeş, Birmanya, Tayland ve Kamboçya’da askeri limanlar inşa etmesi, rastlantı değil. Bunun anlamı açık: Çin, ABD’nin deniz egemenliği stratejisine karşı harekete geçti. Yani ABD ile Çin arasında enerji güvenliğine bağlı olarak gizli bir savaş başlamış durumda.

ABD’li komutan: “Burada Çinlileri görmeye alışık değiliz”
Son gelişmeler de bu tahlili doğruluyor. 1 Nisan tarihli Sunday Telegraph’ın haberine göre, bu yönde ilk gelişme geçtiğimiz Ekim ayında yaşandı. Haberde, Çin denizaltısı ile ABD uçak gemisinin Ekim 2006'da çatışmanın eşiğinden döndüğü belirtiliyor ve ABD yetkililerinin "bu mavi sularda Çinlileri görmeye alışık değiliz, hazırlıksız yakalandık" sözleri aktarılıyor.[1] Bu oldukça önemli bir gelişme, çünkü ABD'nin Pasifik'teki USS Kitty Hawk uçak gemisi, 1942'den bu yana bu bölgede ilk kez bir meydan okuma ile karşılaşıyor. Öte yandan “Büyük Güçlerin Yükselişi ve Düşüşü” adlı önemli yapıtın yazarı Paul Kennedy, 5 Nisan tarihli International Herald Tribune’de yayımlanan makalesinde, Çin’in donanmasını kuvvetlendirmesinin önemine değinerek şu bilgiyi veriyor: “Geçtiğimiz ay ABD Senatosu Araştırma Birimi “Çin Donanmasının Modernizasyonu: ABD Donanması Açısından Yansımaları” başlığını taşıyan 95 sayfalık bir rapor yayınladı. Raporda ortaya konulan bilgiler etkileyici. Belki de en önemli gerçek, ilk dipnotta verilmiş. Buna göre 2010’da Çin’in denizaltı gücü, ABD’nin denizaltı gücünün iki katına ulaşmış olacak. Ve 2015’e gelindiğinde Çin donanması bütün bileşenleriyle birlikte ABD donanmasının kapasitesini geride bırakmış olacak.”[2]

İran'ın ABD-Çin Çelişmesindeki Stratejik Konumu
ABD ile Çin arasında bu üç stratejik boğaza bağlı deniz rekabetinin yakın planda etkilerini hissettirdiği ve koşulların ABD açısından giderek olumsuz bir pozisyona geldiği sahne ise İran. Yüzünü Çin’e dönen İran, dünya petrol üretiminin %40’ını sağlayan Körfez ülkelerinin petrolü tankerlerle dünya piyasasına ulaştırmalarının tek yolu olan Hürmüz Boğazı’nın denetimini elinde tutuyor ve Çin, Gwadar limanı aracılığıyla bu bölgede ABD donanmasının karşısına dikilmiş durumda. Gelişmeler bununla da sınırlı değil.

Çin, İran Petrolünü Euro ile Alıyor
Bilindiği üzere İran geçtiğimiz yıl, petrol fiyatlandırmasındaki ABD-İngiltere tekelini kırmak için bir petrol borsası kurmuş ve petrol satışlarını bundan böyle dolar dışındaki uluslararası rezerv para birimleriyle çeşitlendireceğini açıklamıştı. Bu konuyu geçtiğimiz yıl Aydınlık’ta ele almıştık.[3]
Bu eksende çok önemli bir gelişme, geçtiğimiz haftaya damgasını vurdu. 27 Mart tarihli The Scotsman gazetesinin Reuters’ten aktardığı habere göre, İran petrollerinin en büyük alıcısı olan Çin devlet şirketi Zhuhai Zhenrong Corp, 2006 yılının son günlerinden itibaren ödemelerini dolar yerine euro ile yapmaya başladı.[4] Bu son gelişme, ABD yönetimini harekete geçirecek nitelik taşıyor; çünkü ABD emperyalizminin bugün en yumuşak karnı, ABD'nin devasa cari açığını sürdürmesini sağlayan mevcut petro-dolar sistemi ve ABD Doları'nın uluslararası rezerv para birimi olma niteliği. ABD, bugün trilyon dolarlık cari açığını bu sistem sayesinde sürdürüyor. Sistem, sürekli dolar basmaya dayalı. Dolayısıyla ABD’nin cari açığını finanse edebilmesinin tek yolu, doların uluslar arası petrol ticaretinde rezerv para birimi niteliğini korumasının sağlanması. İşte bu bakımdan Çin'in İran petrolünü euro ile satın alma kararı ABD ekonomisini tehdit ediyor. Çünkü Çin'in ve İran’ın uluslararası rezervlerini giderek euro ile güçlendirme ve petrol ticaretinde doların egemenliğini kırma arayışları, ABD dolarının rezerv para olma niteliğini yitirmesi ve sonuçta ABD ekonomisinin iflası anlamına geliyor.[5] ABD'nin petro-dolar sistemine dönük bu en sistemli ve en güçlü meydan okuma, ABD'yi İran yönetimiyle ve İran nezdinde Çin ile hesaplaşmaya itiyor.

Gaz OPEC’i
ABD'yi İran'a karşı tutumunu sertleştirmeye iten son gelişmeyse Rusya, İran, Venezuela, Cezayir ve Katar devlet başkanlarının 9 Nisan'da doğal gaz alanında bir OPEC oluşturmak için bir araya gelme kararı almış olmaları.
Proje fikrinin mimarı İran. Rusya bu fikre destek veriyor.[6] Bunun anlamı açık. Uluslar arası enerji kurumlarının raporlarına göre, ABD'nin önümüzdeki yıllarda doğal gaz ihtiyacının daha da artacağı öngörülüyor. Böyle bir birlik, petrolde olduğu gibi doğalgazda da ABD'nin enerji denetimini tamamen Asya güçlerinin eline bırakması anlamına geliyor. Bütün bu gelişmeler, ABD ile Asya güçleri arasındaki çelişkilerin ulaştığı boyutları göstermesi bakımından büyük önem taşıyor.

denizyalcin7@yahoo.com


[1] “China is accused of fuelling Pacific arms race”, Sunday Telegraph, 2 Nisan 2007, http://www.telegraph.co.uk/news/main.jhtml;jsessionid=WSNCJIYOH3DSLQFIQMGCFFOAVCBQUIV0?xml=/news/2007/04/01/warms01.xml

[2] Paul Kennedy, “The Rise and Fall of Navies”, International Herald Tribune, http://www.iht.com/articles/2007/04/05/opinion/edkennedy.php


[3] Bkz., Deniz Yalçın, “ABD’nin Korkulu Rüyası Gerçek Oluyor: Petrodolar’ın Sonunu Avrasya Getiriyor”, Aydınlık, 4 Haziran 2006, http://www.antiemperyalizm.org/gercek/gazete/article_1460.shtml


[4] Chen Aizhu, “China shifts to euros for Iran oil”, The Scotsman, 27 Mart 2007, http://business.scotsman.com/latest.cfm?id=474362007



[6] “Gas in the Face”, Kommersant, 29 Mart 2007, http://www.kommersant.com/p753021/r_527/gas_OPEC,_Russia,_Qatar

6 Nisan 2007 Cuma

ABD-PAKİSTAN DENKLEMİ, DEĞİŞEN DENGELER VE HEDEFTEKİ İRAN


Not: Bu harita, Heartland: Eurasian Review of Geopolitics adlı e-derginin sitesinden alınmıştır. Olası İran Savaşı'na ilişkin senaryoları sergileyen harita, özellikle Belucistan ve Gwadar'ın İran'a saldırı planlayan ABD açısından ne anlam ifade ettiğini göstermesi bakımından aşağıdaki yazı ile birlikte dikkate alınmalıdır.
DENİZ YALÇIN

AYDINLIK - 1 Nisan 2007


ABD yönetimi Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref üzerindeki baskıyı arttırdı. Bu baskıların ilk işaretini, Şubat ayında Pakistan’ı ziyaret eden ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney vermişti. Cheney bu ziyaretinde Müşerref’i Taliban ve El-Kaide’ye karşı mücadele etmemekle suçladı ve bunun sürmesi durumunda, Bush yönetiminin 300 milyon dolarlık askeri yardımı askıya alacağını açıkladı. Dolayısıyla Cheney, Afganistan’daki yenilginin faturasını Müşerref’e kesti.[1] Nitekim ABD dış politikasına yön veren merkezlerde de Ocak ayından bu yana Müşerref’in devrilmesi fikri ağırlık kazandı.
Örneğin CIA’ya yakın RAND Corporation’dan Seth G. Jones ve John Gordon’un imzasını taşıyan yazıda, Pakistan’ın ABD’nin terörle savaş stratejisine zarar veren ölü bir müttefik olduğu ifade edildi.[2] Yine Dış İlişkiler Konseyi (CFR) tarafından 19 Mart’ta yayımlanan analiz yazısının başlığı da farklı değildi: “Müşerref İçin Yargı Zamanı”.[3]
Bir diğer etkin dış politika kurumu CSIS’in yayın organı The Washington Quarterly’de yayımlanan makalede de, ABD’nin Pakistan stratejisini gözden geçirmesinin zamanının geldiği ve Müşerref’in ABD stratejisi açısından bir engel oluşturduğu ifade edilmekteydi.[4] RAND, CFR ve CSIS üçlüsü tarafından ortaklaştırılan bu yeni tutuma bir destek de İngiliz Savunma Bakanlığı’na bağlı Savunma Akademisi tarafından kaleme alınan ve BBC’ye sızdırılan rapordan geldi. Söz konusu raporda Afganistan’da yenilginin faturası Pakistan’a kesiliyor ve Pakistan İstihbarat Örgütü’nün Taliban’ı desteklediği belirtiliyor. Raporun çözüm önerisi ise açık: “Pakistan’ın terörizmi teşvik etmesini engellemek için istihbarat örgütü dağıtılmalı ve Müşerref’in başında olduğu askeri yönetime son verilmeli.”[5]
ABD’nin Pakistan’ı İran’a karşı kullanmak için yeni taktikler geliştirmesinin ardından yeni plan da devreye sokuldu. 26 Mart tarihli Sunday Telegraph’ta yayımlanan habere göre, Pakistan’ın eski başbakanları Benazir Butto ve Nawaz Şerif, güçlerini birleştirmeye ve Müşerref’i devirmeye karar verdi.[6] Sürgündeki iki eski başbakan hem Körfez ülkelerini hem de Hindistan’ı bu projeye destek vermeye çağırdı.[7] Bu yeni seçenek, ABD’nin Müşerref’i köşeye sıkıştırma taktiğinde öne çıkarıldı.

Müşerref Neden Hedefte?
ABD, Müşerref’i devirme planlarına gerekçe olarak Müşerref’in “terörizme karşı savaş”ta başarısız olmasını gösterse de, gerçek neden bu değil. Esas yanıt “Özgür Belucistan”da gizli. ABD, Çin’in Gwadar limanı aracılığıyla Ortadoğu’ya inmesinin yarattığı meydan okumanın farkında. O nedenle ABD Silahlı Kuvvetler dergisinde yayımlanan Yeni Ortadoğu haritasında “Özgür Belucistan” adıyla yaratılacak devlette sadece Gwadar şehrinin işaretlenmiş olması rastlantı değil. Bunun stratejik bir anlamı var. Ayrıca, Müşerref’in Çin ile ilişkilerini geliştirmesi ABD açısından büyük bir rahatsızlık kaynağı. Dolayısıyla ABD önce Müşerref’i bu yeni taktikle köşeye sıkıştırarak İran ve Çin düşmanlığı konumuna çekmeyi; bunu başaramazsa Müşerref’i devirerek, yönünü ABD planlarına dönecek bir hükümeti başa geçirmeyi hedefliyor.
Müşerref’i devirme ve Ortadoğu’yu Orta Asya’ya bağlayacak bir “Özgür Belucistan” kurma planlarının gerisinde yatan temel etmense, ABD’nin İran planı. ABD, İran’a dönük bir askeri operasyonda Pakistan’ın Belucistan bölgesini üs olarak kullanmayı amaçlıyor. Nitekim ABD’nin silahlandırdığı ayrılıkçı gruplar, bu bölgeden İran’a sızma operasyonlarına başlamış durumda. Pakistan İstihbarat Örgütü’nün eski başkanı Orgeneral Hamid Gül’ün yaptığı şu açıklama da, ABD’nin Müşerref’e dönük tehditlerinin arkasında hangi planların yattığını kanıtlıyor: “ABD, Afganistan’daki başarısızlığının faturasına Pakistan’a kesmek ve İran’a saldırısında Belucistan bölgesini kullanmak için yeni taktikler uyguluyor. Çünkü Müşerref, İran’a dönük ABD saldırısında topraklarının kullanılmasına izin vermiyor.”[8]

“ÖZGÜR BELUCİSTAN”IN SIRRI
“Özgür Belucistan”ın sırrı da burada saklı. Müşerref, yönünü Çin’e dönmüş ve İran’la ilişkilerini güçlendirmiş durumda. Ayrıca İran-Pakistan-Hindistan hükümetleri bu üç ülkeyi birbirine bağlayacak bir doğalgaz boru hattı anlaşması imzaladı. ABD bu hatta karşı çıkıyor. Çünkü bu stratejik boru hattı, İran gazının Asya pazarına açılmasına ve Hindistan’dan Çin’e uzatılacak boru hattı ile Asya’nın ortak enerji piyasasının ABD denetiminden tamamen çıkarak oluşmasına imkan veriyor. İran, Pakistan ve Hindistan hükümetleri, ABD’nin tüm tehditlerine rağmen proje için düğmeye bastı. [9] ABD için bu hattı engellemenin iki yolu var: Birincisi bu ülkelerde yönetimlerin değişmesini sağlamak. İkincisi ise, boru hattının içinden geçeceği Belucistan bölgesinde kukla bir devlet kurmak.

İRAN HÜRMÜZ’Ü KAPATIRSA
ABD’nin İran planı açısından Belucistan bölgesi nasıl bir stratejik öneme sahip?
Bunun yanıtı, yukarıdaki haritada saklı. İran’a dönük olası bir saldırıya ilişkin senaryoları gösteren bu haritadan da anlaşılacağı üzere, İran karşıtı sızmalar için en ideal bölge Belucistan. Bu bölgenin denetiminin ele geçirilmesi yoluyla ABD, İran’ın ekonomik gücünü de kırmayı amaçlıyor. İran’ın enerji ihracatının engellenmesi anlamına gelen bu sıkıştırma arayışı, Tahran yönetimini güçsüz bırakma ve diğer etnik grupları ayaklandırma stratejisi ile bağlantılı. Öte yandan Yeni Ortadoğu haritasında gözden kaçan bir diğer nokta da, İran’ın Chabahar limanının da “Özgür Belucistan” sınırları içinde gösterilmesi. Bu liman stratejik açıdan büyük önem taşıyor. ABD, İran’a dönük bir saldırı başlatması durumunda, dünya petrollerinin %40’ının tankerlerle geçiş yaptığı Hürmüz Boğazı’nı İran’ın kapatacağını hesaplıyor. Çin Radyosu’nun haberine göre uzmanlar, Hürmüz Boğazı'nın üç ay süreyle kapatılması ve İran'ın petrol satışını durdurması halinde ABD'nin gayri safi yurt içi hasılasının yüzde 5 düşeceği, işsizlik oranının da yüzde 2 oranında yükseleceği tahmininde bulunuyorlar.[10] İran, Hürmüz Boğazı’nı kapatması durumunda da, Çin’e ihracatını Chabahar limanı aracılığıyla sürdürebiliyor.
ABD, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması durumunda, İran ekonomisinin de bundan etkilenmesini istiyor. Böylece Tahran yönetiminin Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya cesaret edemeyeceği düşünülüyor. ABD bunun için Arap Denizi’nin çıkışını da denizden denetlemek zorunda. Bu sayede denizden de İran’ın enerji ihracatını engellemeyi hedefliyor. Bu noktada en büyük engel Gwadar limanı ve Çin’in buradaki askeri varlığı. Çin’in burada savaş gemilerini bulundurma amacı, ABD’nin Çin’e dönük enerji sevkiyatını engellemesine karşı deniz güvenliğini sağlamak. Yani tablo net: İran’ı hedefe koyan ABD’nin bu ülkenin nükleer silah geliştirdiği bahanesine sarılması, resmin sadece görünen yüzü. Geri plandaysa büyük bir savaş başlamış durumda.

denizyalcin7@yahoo.com
[1] Carin Zissis, “Cheney Presses Pakistan”, CFR, 27 Şubat 2007, http://www.cfr.org/publication/12716/
[2] Seth G. Jones ve John Gordon IV, “Flagging Ally: Pakistan’s Lapses Are Hurting the War on Terror”, 14 Ocak 2007, RAND CORPORATION, www.rand.org/commentary/031807SDUT.html
[3] “Judgement Time for Musharraf”, CFR, 19 Mart 2007, http://www.cfr.org/publication/12890/judgment_time_for_musharraf.html
[4] Craig Cohen ve Derek Chollet, “When $10 Billion Is Not Enough: Rethinking U.S. Strategy toward Pakistan”, The Washington Quarterly, Cilt: 30, Sayı: 2, Bahar 2007, http://www.twq.com/07spring/docs/07spring_cohen-chollet.pdf
[5] Harsh V. Pant, “Pakistan’s Strategic Goals and the Deteriorating Situation in Afghanistan”, PINR, 23 Mart 2007, http://www.pinr.com/report.php?ac=view_report&report_id=632&language_id=1
[6] Tim Shipman ve Massoud Ansari, “Bhutto and Aharif Plan Return From Exile in a Pact to Topple Musharraf”, Sunday Telegraph, 26 Mart 2007, www.telegraph.co.uk/news/main.jhtml?xml=/news/2007/03/25/wpak25.xml
[7] Qamar Jabbar, “Nawaz Seeks Gulf Help for Family’s Return”, Daily Times, 27 Mart 2007, http://www.dailytimes.com.pk/default.asp?page=2007\03\27\story_27-3-2007_pg1_2
[8] “US Pressurizing Pak to Get its Support for Attack on Iran: Gul”, Pak Tribune, 5 Mart 2007, http://www.paktribune.com/news/index.shtml?170916
[9] “Pakistan, India to soon finalise IPI gas pipeline”, Pakistan Link, 29 Mart 007, http://www.pakistanlink.com/Headlines/March07/29/09.htm
[10] “İran Nükleer Sorununu Çözecek En İyi Yol, Görüşme”, Çin Radyosu Türkçe Servisi, 25 Ağustos 2006, http://turkish.cri.cn/1/2006/08/25/1@55811.htm

28 Mart 2007 Çarşamba

“Özgür Belucistan” ABD-Çin Çatışmasında Ön Cephe mi?




Deniz Yalçın

AYDINLIK, 25 MART 2007

Geçtiğimiz yıl ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde yayımlanan Yeni Ortadoğu haritasında İran, Pakistan ve Afganistan’ın bir bölümünü kapsayacak bir “Özgür Belucistan” tasarımının da bulunduğu dikkatleri çekmişti.[1] Son gelişmeler, ABD’nin ve İngiltere’nin bu tasarımı hayata geçirmek için düğmeye bastıklarını kanıtlıyor.
Önce İran merkezli gelişmelere bakalım. 25 Şubat’ta yayımlanan Sunday Telegraph gazetesi, CIA’nın İran’ın Şii yönetimini zayıflatmak ve kaos yaratmak amacıyla, ülkenin sınır bölgelerindeki Sünni kesimi ayaklandırma stratejisi geliştirdiğini açıkladı.[2] Nitekim 15 Şubat’ta İran’ın Sistan-Belucistan eyaletinin başkenti Zahedan’da 11 Devrim Muhafızı’nın ölümüne neden olan saldırıyı, ABD’nin El Kaide aracılığıyla İran’a karşı silahlandırdığı Jundallah örgütü üstlenmişti.[3] İran yönetimi bu saldırılarda kullanılan silah ve bombaların ABD tarafından sağlandığını saptadığını açıkladı.[4]

Jundallah: “Biz Amerika’ya Karşı Savaşmıyoruz”
Jundallah yetkilileri de, ABD desteğiyle kukla Belucistan devleti için harekete geçtiklerini reddetmiyorlar. Örneğin İngiliz gazetesi Daily Telegraph’ın, Jundallah’ın sözcüsü Abdul Hameed Reeki ile gerçekleştirdiği söyleşide, uydu telefonu aracılığıyla konuşurken ABD tarafından yerinin saptanmasından korkup korkmadığının sorulması üzerine Reeki şu yanıtı veriyor: “Biz Amerika’ya karşı savaşmıyoruz.”[5]
Pakistan’da da durum farklı değil. Bu bölgede Pakistan Ordusu’na karşı silahlı saldırılarını hızlandıran Belucistan Kurtuluş Ordusu’na (BKO) ABD ve İngiltere tarafından destek verildiği ve sürecin özellikle 2006’dan bu yana hızlandırıldığı görülüyor. Belucistan’ın milliyetçi lideri Sardar Attaullah Mengal’ın açıklaması hem İran da hem de Pakistan’da Beluci ayrılıkçılığının Batı tarafından açık biçimde desteklenmeye başlandığını kanıtlıyor. Mengal, Pakistan gazetesi Daily Times’ta 22 Aralık 2006’da yayımlanan açıklamasında, “artık İngiltere de BKO’ya silah ambargosu uygulamasını kaldırdı. Doğru yolda ilerliyoruz.” diyor.[6]

Belucistan: “Orta Asya’nın Kürdistan’ı”
ABD, İran’da Jundallah’ı güçlendirirken, İngiltere’nin de BKO’yu silahlandırdığı görülüyor. İngiltere’nin dış politika oluşturma sürecine büyük etkisi olan ve 1998’de Tony Blair tarafından kurdurulan Foreign Policy Centre (Dış Politika Merkezi)[7] geçtiğimiz yıl bu yolda iki önemli toplantı gerçekleştirdi. Bu toplantılara Beluci ayrılıkçılarının temsilcileri davet edildi. Hem 27 Haziran 2006 tarihinde gerçekleştirilen “Yol Ayrımındaki Belucistan”[8] hem de 4 Aralık 2006’da gerçekleştirilen “Belucistan Neden Önemli?” başlıklı toplantı için bastırılan davet metninde Belucistan için şu ifade yer alıyordu: “Orta Asya’nın Kürdistan’ı”.[9]

Çin-ABD çatışmasının ön cephesi mi?
Belucistan, ABD-İngiltere ekseni için büyük önem taşıyor ve bir Beluci devletinin kurulması fikrinin gerisinde, Çin ile ABD arasında baş gösteren çelişmeler yatıyor. Pakistan ve Çin yönetimi, 2002’de yapılan anlaşma gereği Pakistan’ın Belucistan bölgesindeki Gwadar şehrinde önemi ve yaratacağı sonuçları büyük olan bir derin su limanı ve donanma sığınağı inşa etti.[10] 20 Mart 2007’de faaliyete geçen Gwadar limanı[11], stratejik açıdan büyük önem taşıyor. Zira bu liman, Çin’in Sincan-Uygur bölgesini Fars Körfezi çıkışına bağlayan en yakın nokta ve denize çıkışı olmayan Çin’in geri kalmış bölgelerinin ve diğer Orta Asya devletlerinin ticari kanallarını geliştirmeleri ve ham petrol alımı gerçekleştirmeleri açısından sağladığı imkanlarla bir devrim niteliği taşıyor. Hem Pakistan hem de Çin yönetimi, kendi ülkelerinde ayrılıkçı eğilimlerin güçlendiği iki bölgeyi birbirine ekonomik olarak bağlayarak ABD’nin ayrılıkçılık hamlesini püskürtmeyi hedefliyor.[12]

Çin’in “İnci Şeridi” Stratejisi
Gwadar limanı’nın jeopolitik önemi, bu limanın Çin’e ulaşan petrolün %60’ının, dünya petrolününse %40’ının tankerlerle geçiş yaptığı Hürmüz Boğazı’na oldukça yakın olmasından kaynaklanıyor.
Çin, Fars (Basra) Körfezi’nden kendisine ulaşan petrolün sevkiyatını ABD’nin engellemeyi hedeflediğini saptıyor. Gwadar’daki yapılanması Çin’e, ABD’nin Fars Körfezi’nde bulundurduğu filoların faaliyetlerini izleme ve dinleme yeteneği sağlıyor. Çin bu yolla, bu hayati bölgeden sağlanan enerji sevkiyatını güvence altına almayı amaçlıyor. Bu bakımdan Gwadar, Çin’in geliştirdiği “İnci Şeridi” stratejisinin de en önemli ayağını oluşturuyor. Bu strateji Gwadar’dan Güney Çin Denizi’ne uzanan stratejik limanlar inşa ederek ABD’nin enerji koridoru egemenliğine alternatif bir rota geliştirmeyi ve enerji sevkiyatını güvence altına almayı amaçlıyor.[13]

ABD Neden “Özgür Belucistan” İstiyor?
ABD açısından bu bölgede kukla bir Belucistan devletinin kurulması, Çin’in Gwadar limanı ile perçinlenen “İnci Şeridi” stratejisini tersine çevirmeye, dolayısıyla Çin’in bölgedeki yükselişini engellemeye ve Çin’in enerji gereksinimini sağladığı stratejik tanker geçiş noktalarını denetim altına almaya, Pakistan Belucistan’ı üzerinden İran’a sızmaya, İran ile Pakistan arasına kukla bir Beluci devleti sokarak, İran-Çin ve İran-Hindistan arasında varolan boru hattı anlaşmalarını bertaraf etmeye ve ABD’nin bölgedeki askeri varlığını güvence altına almaya yarayacak. Zira sözkonusu boru hatları, Belucistan bölgesinden geçecek. Hedeflenen boru hatları, İran’ın yükselen Çin ve Hindistan ile bölgesel işbirliğini güçlendirmesi bakımından ABD’nin geleneksel Körfez stratejisine büyük bir meydan okuma anlamına geliyor. Ancak esas tehdit, Çin’in Hint Okyanusu’nda varlığını güçlendirmesi ve Fars Körfezi’nin girişinin güvenliğini ele geçiriyor oluşu. Bu durum ABD’nin Körfez’deki varlığına cepheden bir meydan okuma anlamı taşıyor. Tüm bu gelişmeler, ABD ile Çin arasında güçlenen çelişmelerin derinleşeceği ön cephenin Belucistan olacağı düşüncesini güçlendiriyor. ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde Özgür Kürdistan ve Özgür Belucistan olarak ifade edilen kukla devletlerin anlamı daha da belirginleşiyor.

Dipnotlar:

[1]Sözkonusu haritaya http://www.armedforcesjournal.com/2006/06/1833899 adresinden erişmek mümkün. Yeni Ortadoğu’nun sınırlarını gösteren bu haritada, Free Balochistan, yani Özgür Belucistan olarak ifade edilen alanda sadece Gwadar şehrinin gösteriliyor. Bunun rastlantı olmadığı, yazının devamında ifade ettiğim olgulardan da anlaşılacaktır.
[2]Bkz., “US Funds Terror Groups to Sow Chaos in Iran”, The Sunday Telegraph, 25 Şubat 2007, www.telegraph.co.uk/news/main.jhtml?xml=/news/2007/02/25/wiran25.xml
[3] Bu konuda bkz, “2007 Zahedan Bombings”, http://en.wikipedia.org/wiki/2007_Zahedan_bombings
[4] “Report: Weapons Used in Attack in Zahedan, Iran Come From US.”, XINHUA, 17 Şubat 2007, news.xinhuanet.com/english/2007-02/17/content_5751122.htm
[5] Massoud Ansari, “We will Cut Them Until Iran Asks For Mercy”,
The Daily Telegraph, 17 Ocak 2006, www.telegraph.co.uk/.../news/2006/01/15/wiran15.xml&sSheet=/news/2006/01/15/ixnewstop.html
[6] Bkz., “Mengal Sees US, India-sponsored War For Free Balochistan”, Daily Times, 22 Aralık 2006, www.dailytimes.com.pk/default.asp?page=2006%5C12%5C22%5Cstory_22-12-2006_pg7_14
[7] FPC için bkz., “Foreign Policy Center”, http://en.wikipedia.org/wiki/Foreign_Policy_Centre
[8] Toplantı hakkında bkz., http://fpc.org.uk/events/109
[9] http://fpc.org.uk/events/117
[10] Tarique Niazi, “Gwadar: China’s Naval Outpost on the Indian Ocean”, Jamestown Foundation China Brief, 28 Şubat 2005, http://www.asianresearch.org/articles/2528.html
[11] “Pakistan Launches Strategic Port”, BBC News, 20 Mart 2007, news.bbc.co.uk/2/hi/south_asia/6469725.stm
[12] Sudha Ramachandran, “China’s Pearl in Pakistan’s Waters”, Asia Times, 4 Mart 2005, http://www.atimes.com/atimes/South_Asia/GC04Df06.html
[13] Christopher J. Pehrson, “String of Pearls: Meeting the Challenge of China’s Rising Power”, Temmuz 2006, www.strategicstudiesinstitute.army.mil/pdffiles/PUB721.pdf

18 Mart 2007 Pazar

RUSYA'NIN YENİ ASKERİ DOKTRİNİ : "EN BÜYÜK TEHDİT ABD"


DENİZ YALÇIN
AYDINLIK, 18 MART 2007

Rusya, 1993'te yürürlüğe giren ve 2000 yılında Putin'in iktidara gelmesi ile birlikte kısmi değişikliklere uğrayan askeri doktrinini değiştiriyor. Rusya Güvenlik Konseyi tarafından 5 Mart'ta yapılan açıklama, bu yöndeki çalışmalarda son aşamaya gelindiğini gösteriyor.
Yeni askeri doktrinde, küresel terörizmin birinci tehdit olduğunu saptayan bir önceki yaklaşım değiştiriliyor ve Rusya'ya dönük birincil tehdidin ABD ve NATO kaynaklı olduğu ifade ediliyor.[1]
NATO'nun aşırı güçlenmesinin ve Rusya'yı çevreleyecek biçimde sistemli bir genişleme seyri izlemesinin Rusya'yı yeni bir askeri doktrin hazırlamaya ve değişen tehdit sıralamasını bu doktrine yansıtmaya sevk ettiğinin ifade edildiği açıklamayı, Rusya Genelkurmay Başkanı Yuri Baluyevsky'nin Şubat ayında sarf ettiği şu sözleri tamamlıyor: "Rusya'nın geleneksel etki alanlarında giderek güçlenen ABD ekonomik, askeri ve siyasi varlığı, en önemli ulusal güvenlik sorunu haline geldi. Rusya bugün Soğuk Savaş döneminde olduğundan daha büyük askeri tehditlerle karşı karşıya ve ülkenin yeni bir askeri doktrine gereksinimi var."[2]

Fiilen Yürürlüğe Girdi
Rus Güvenlik Konseyi, yeni askeri doktrinin taslak halde olduğunu ve yıl sonuna doğru devlet başkanının onayına sunulacağını belirtse de, son haftalarda yaşanan üç önemli gelişme, yeni doktrinin fiilen yürürlüğe konduğunu gösteriyor.
Bu gelişmelerin başında Putin'in 13 Şubat'ta Münih Uluslararası Güvenlik Konferansı'nda yaptığı konuşma geliyor. Putin'in ABD'yi uluslararası güvenliğin önündeki asli engel olarak gösterdiği bu konuşma, Rusya'ya dönük esas tehdidin ABD ve NATO kaynaklı olduğunu belirten yeni askeri doktrinin kapsamlı bir dışavurumuydu.[3]
İkinci önemli gelişme, Sergey Ivanov'un Savunma Bakanı olarak Duma'da yaptığı son konuşmasında, Rus Ordusu'nun önümüzdeki on yıllık süreçte modernizasyonunu sağlayacak biçimde güçlendirileceğini ve bu eksende de 2007 yılında Rusya'nın savunmaya ayırdığı payın 31.6 milyar Dolar’a yükseltileceğini açıklamasıydı. Bu miktar, 2002 yılına göre savunma harcamalarında 4 katlık bir artışın gerçekleştirilmesi anlamına geliyor.[4]
Oldukça önemli son gelişme ise, Putin'in Rus Ordusu için geniş çaplı bir modernleşme programı açıklayan Savunma Bakanı Sergei Ivanov'u geçtiğimiz günlerde kapsamlı yetkilerle donatarak Başbakan Birinci Yardımcılığı ve Başkomutan Yardımcılığı görevine getirmesiydi. [5]Putin'in devlet başkanlığı görevine geldiği tarihten bu yana yakın çalışma ekibinde bulunan Ivanov, bu atama sonucunda askeri ve buna bağlı sivil endüstrinin en gelişmiş alanlarına hükmetme yetkisiyle donatıldı. Ivanov'un yetki sahasında, askeri endüstri birimlerinin yanında iletişim, uzay araştırmaları, nükleer, bilimsel ve teknolojik araştırmalardan sorumlu devlet organları bulunuyor. Bunun yeni askeri doktrin açısından nasıl bir anlam ifade ettiğini, Rusya Genelkurmay Başkanı Baluyevsky'nin şu sözlerinden anlamak mümkün: "Yeni askeri doktrin, tüm ulusal savunma birimlerini eşgüdümlü kılmayı amaçlıyor. Yeni doktrine uygun olarak hükümet ve sivil kurumlar askeri güvenlik sorunlarını çözmek için birlikte çalışabilecekler."[6] Baluyevsky'nin açıklamalarından, Ivanov'un atamasının ve yetki sahasının genişliğinin yeni askeri doktrin çerçevesinde alınmış bir karar olduğu anlaşılıyor. Bu durum, Putin'in çevresindeki Atlantik karşıtı, "siloviki" grubunun devlet başkanlığı görevine Ivanov'u hazırladığı düşüncesini de güçlendiriyor.[7] Rusya, yeni dönemin yeni tehditlerine göğüs gerecek doktrini için gerekli iktidar yapılanmasını hızlandırıyor.

ABD’nin Füze Savunma Sistemi Planı
Rusya'nın yeni askeri doktrinindeki tehdit sıralamasında ABD ve NATO'yu birinci sıraya yerleştirmesinin ardında hangi gelişmelerin etkisi var? Bu noktada birinci önemli gelişme NATO’nun sürekli olarak Rusya’yı çevreleyecek biçimde genişlemesi. İkinci önemli güncel gelişmeyse, ABD'nin Polonya ve Çek Cumhuriyeti'nde füze savunma sistemi ve radar üssü kurmayı planladığını açıklaması.[8] Rusya, ABD’nin kurmayı planladığı füze savunma sistemlerinin kendisini hedef aldığını saptıyor.

ABD Neyi Hedefliyor?
ABD, Polonya ve Çek Cumhuriyeti'ne yerleştirmeyi planladığı füze savunma sistemi ve radar üssü ile, olası bir İran ya da Kuzey Kore nükleer saldırısına karşı savunma sistemini güçlendirmeyi amaçladığını ifade ediyor. Rus yetkililerse yaptıkları açıklamalarda, İran ya da Kore'den böyle uzun menzile sahip füzelerin fırlatılmasının imkansız olduğunu ve asıl hedefin Rusya'nın füze sistemi olduğunu belirtiyorlar. [9]
Polonya ve Çek Cumhuriyeti ABD'nin önerisine olumlu yaklaşıyor. AB içinde ABD'nin truva atı işlevini gören bu iki yeni NATO üyesi devletin geleneksel Rusya düşmanı siyasetine de yaslanan ABD, bir yandan da benzer bir sistemi Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan'da kurmak için pazarlıklar yürütüyor.[10] Diğer bir önemli gelişmeyse, yine AB içindeki Atlantikçi güç İngiltere'de Başbakan Tony Blair'in, 14 Mart'ta, İşçi Partisi'nin 90 milletvekilinin “hayır” oyu verdiği nükleer yenilenme yetki yasasını muhafazakarların desteğiyle Parlamento'dan geçirmiş olması. Buna göre İngiltere, Amerikan yapımı D5 Trident uzun menzilli nükleer başlıklı füze sisteminin ömrünün 2040'a kadar uzatılması yönündeki ABD planına dahil olacak ve bu füzeleri taşıması için yeni denizaltılar inşa edecek. [11]

ABD’nin AB’yi Rusya’yla Karşı Karşıya Getirme Taktiği mi?
ABD, füze savunma sistemi tartışmaları ekseninde AB içindeki Atlantikçi güçleri harekete geçirerek, bir yandan Rusya'yı çevrelemeyi, diğer yandansa AB içinde varolan çatlakları derinleştirmeyi amaçlıyor. Bu sayede Almanya-Fransa ekseni ile Rusya arasındaki ilişkileri zedelemeyi de hedefliyor.[12] Dolayısıyla ABD'nin füze kalkanı planı, AB içindeki Atlantik merkezli bölünmeyi gözler önüne sermesi bakımından oldukça önemli bir örnek oluşturuyor. Bu örnek kapsamında Danimarka, İngiltere, Çek Cumhuriyeti ve Polonya merkezli Atlantikçi kanat ABD'nin füze kalkanı projesini desteklerken, başta Almanya ve Fransa olmak üzere Avusturya, Lüksemburg gibi ülkeler bu projeye şiddetle karşı çıkıyor. Bu konuda Lüksemburg Dışişleri Bakanı Jean Asselborn'un açıklaması, Avrupacı çizginin Rusya yanlısı tutumunu sergiliyor: "Rusya'yı köşeye sıkıştırırsak, Avrupa'nın istikrara kavuşması mümkün olmaz. Polonya ve Çek Cumhuriyeti'ne Avrupacı pozisyonda kalmaları için yardım etmeliyiz."[13]

Chirac ve Merkel’den Ortak Tutum
ABD'nin füze kalkanı projesi ile yaratmaya çalıştığı bölünmeye ve Almanya-Fransa ekseni ile Rusya arasındaki ilişkileri zedelemeye dönük taktiğine karşı en sert tepkilerse Fransa Cumhurbaşkanı J. Chirac ile Almanya Başbakanı Merkel'den geldi.
Chirac yaptığı açıklamada, ABD'nin planının kıtayı bölebileceğini ve yeni bir soğuk savaşı başlatabileceğini belirtti ve ABD'nin Rusya'nın füze kalkanları projesi konusundaki endişelerini dikkate almak zorunda olduğunu ifade etti.[14] Benzer bir açıklamanın Rusya Savunma Bakanı tarafından Şubat ayında yapılmış olması da dikkat çekiciydi. Rusya Savunma Bakanı Ivanov, ABD’nin Polonya ve Çek Cumhuriyeti’nde kurmayı planladığı füze savunma ve radar sistemlerinin “yeni Berlin Duvarı” olacağını belirtti ve bunun Avrupa’yı yeniden böleceği uyarısında bulundu.[15]

Schröder: “ABD’nin Amacı Rusya’yı Kuşatmak”
Almanya Başbakanı Merkel de, böyle bir kararın ABD’nin ikili ilişkileri aracılığıyla alınamayacağını, konunun Rusya ile ilişki içinde, NATO ve AB çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.[16] Almanya eski Başbakanı Schröder ise, ABD’nin kurmayı planladığı füze kalkanı sisteminin esas amacının Rusya’yı çevrelemek olduğunu belirtti. Schröder, ABD’nin bu planının AB’nin Rusya ile ilişkilerini daha da güçlendirmesi gereken bir dönemde gündeme geldiğinin altını çizerek, “bizim yapmamız gereken ABD’nin yaptığının tam tersidir” dedi.[17] Almanya eski başbakanlarından Schmitt’in açıklamaları da bu yöndeydi. Tüm bu gelişmeler, ABD ile Avrupa arasındaki çelişmelerin Rusya’ya karşı alınan tutum ekseninde derinleştiğini göstermesi bakımından büyük önem taşıyor. Füze savunma sistemi üzerinden derinleşen yarılma, Almanya-Fransa-Rusya hattını ABD karşısında daha da görünür kılıyor.
denizyalcin7@yahoo.com
Dipnotlar:
[1] “Russian Generals Put Old Foe Back Into Their Sights”, The Guardian, 7 Mart 2007, “Rusya Şahinleşiyor”, Milliyet, 8 Mart 2007

[2] “Kremlin: Russia to Revise Military Doctrine to Respond to Growing Role of Force in the World”, International Herald Tribune, 5 Mart 2007, http://www.iht.com/articles/ap/2007/03/05/europe/EU-GEN-Russia-Military-Doctrine.php,

[3] Putin’in konuşmasının tam metni için bkz.,
http://www.tsk.mil.tr/haberler_olaylar/uluslararasi_gelismeler/munih_guvenlik_konferasi/putininkonusmasi_15022007.htm

[4] Victor Yasman, “Russia: Reviving the Army, Revising Military Doctrine”, RFERL, 12 Mart 2007,

[5] Marcel de Haas, “Russia’a Upcoming Revised Military Doctrine”, 26 Şubat 2007, Power and Interest News Report, http://www.pinr.com/report.php?ac=view_report&report_id=622&language_id=1

[6] “Russia Proposes New National Military Doctrine”, People’s Daily, 13 Şubat 2007, http://english.people.com.cn/200702/13/eng20070213_349630.html

[7] Siloviki, öncelikle Yeltsin döneminde ama esas olarak Putin döneminde kritik pozisyonlara atanan eski üst düzey ordu, emniyet ve istihbarat örgütü mensuplarının oluşturduğu yönetici ekibi tanımlamak için kullanılan ve “güçlü adam” anlamına da gelen bir terim. Tam karşılığı “güç, iktidar”. Bu ekip, Putin’in politikaları üzerinde oldukça etkili. Bağımsız dış politika ve devletçi ekonomi modelini savunan ekiple ilgili olarak bkz.,
http://en.wikipedia.org/wiki/Silovik; Ian Bremmer ve Samuel Charap, “The Siloviki in Putin’s Russia: Who They Are and What They Want”, The Washington Quarterly, Cilt: 30, Sayı: 1, Kış 2006-07, ss.83-92, http://www.twq.com/07winter/docs/07winter_bremmer.pdf

[8] “Missile shield in Poland, Czech Republic to counter Iran: Rice”, Yahoo News, 21 Şubat 2007,
http://news.yahoo.com/s/afp/20070221/pl_afp/polandczechusrussia_070221200600

[9] “US. missile shield plans in Europe target Russia – expert”, Ria Novosti, http://news.rin.ru/eng/news///9868/1// ; Rusya’nın AB Temsilcisi Vladimir Chizhov’un açıklaması da bu yönde: “İran’ın Polonya ya da Çek Cumhuriyeti menzilinde füze gönderecek kapasiteye ulaşacağına inanmamız için bir neden yok. En iyi geliştirilmiş füzenin menzili 1500 km’den az.”, Bkz., “Türkiye ve İran Düşman Değil”, Cumhuriyet, 9 Mart 2007

[10] “US Missile Shield in Ukraine, Caucasus could spark regional crisis with Russia”, Küresel Araştırmalar Enstitüsü (Global Research), 2 Mart 2007,
http://www.globalresearch.ca/index.php context=viewArticle&code=20070305&articleId=4994 ve “Kafkasya'ya da ABD kalkanı”, http://www.rusya.ru/tur/index/russia_turkey?id=1080
[11] “Blair wins key vote on missile defense plan”, International Herald Tribune, 14 Mart 2007, ayrıca bkz.,
http://news.bbc.co.uk/2/hi/uk_news/politics/4805768.stm

[12] Federico Bornodaro, "B.M.D. Debate Heats Up in Europe", PINR, http://www.pinr.com/report.php?ac=view_report&report_id=628&language_id=1 ;
Rusya da meseleyi bu yönde saptıyor: “ US missile shield plan risks sowing EU disunity”, Ria Novosti, http://news.rin.ru/eng/news///9905/

[13] “EU rifts deepen over US missile shield plan”, EU Observer, 6 Mart 2007, http://euobserver.com/9/23630

[14] “Chirac hits at US missile plans”, Financial Times, 10 Mart 2007

[15] “Russia's Ivanov slams U.S. missile shield plans in Europe”, Ria Novosti, 9 Şubat 2007, http://en.rian.ru/world/20070209/60466486.html

[16] “Merkel sharpens tone on U.S. missile shield”, International Herald Tribune, 13 Mart 2007,
http://www.iht.com/articles/2007/03/13/news/germany.php

[17] “Schröder faults U.S. on missile shield”, International Herald Tribune, 11 Mart 2007, http://www.iht.com/articles/2007/03/11/news/shield.php ; “US Missile Shield Plan Under Fire From Ex-Chancellor Schröder”, Deutsche Welle, 12 Mart 2007, http://www.dw-world.de/dw/article/0,2144,2380479,00.html


3 Mart 2007 Cumartesi

KÜBA DEVRİMİ VE VATAN SAVUNMASI


DENİZ YALÇIN


“Özgürlüğümüze ulaşmak için, 19. yüzyılda yaklaşık 30 yıl boyunca İspanya'ya karşı mücadele verdik. Amerika Birleşik Devletleri'nin askeri işgaliyle hayallerimiz yıkılınca, 50 yıl sonra bir şekilde mücadelemiz yeniden başladı, halkımıza bağımsızlık ve şeref kazandıran Devrim zafer kazandı. Bu yol boyunca, Machado ve Batista gibi kanlı diktatörler görüldü. Yarım yüzyıldır, tarihte bilinen en güçlü imparatorluğun saldırılarına yenik düşmedik ve Amerikan kıyısına sadece 90 mil ötede, tamamen hümanist bir devrimle, ulusal bağımsızlığımızı ve şerefimizi savunarak, hiç aksamadan, dimdik ayakta duruyoruz.”
Ernesto Gomez Abascal- Küba Büyükelçisi
[1]


Giriş

20. yüzyılın bütün devrimleri gibi Küba Devrimi de, 19. yüzyılın ulusal bağımsızlık savaşçılarından, demokratik devrim önderlerinden devralınan bayrağın emperyalizme karşı “vatan savunması” temelinde yükseltilmesiyle zafere ulaştı.
Küba Devrimi, 10 Mart 1952’de yönetime el koyan Batista cuntasına karşı yükseltilen savaşın içinde gelişti. Kendisini dayandırdığı önder ise, 19. yüzyılın uzun bağımsızlık savaşının önderi Jose Marti’ydi. Öyle ki Fidel Castro, 26 Temmuz 1953’te bir grup yurtsever devrimci ile gerçekleştirdikleri Moncada Kışlası baskınının ardından tutuklanmış, mahkemede devrimin programı olarak da bilinen “Tarih Beni Haklı Çıkaracaktır” başlıklı ünlü konuşmasını yapmış ve köklerini Jose Marti’ye dayandırmıştı. Ernesto Gomez Abascal’ın ifadesiyle, “Fidel, Marti’nin bir devamıydı ve onun 1895’te hayata gözlerini erken kapaması nedeniyle yapamadıklarını, Fidel tamamlamıştı.”[2]
30 yıllık mücadelenin sonunda İspanyol sömürgeliğinden kurtulan, ancak 1898’de ABD’nin yarı sömürgesi haline gelen Küba’da devrim gerçekliğini belirleyen unsur, vatan ve “toprak” mücadelesi olmuştur. Köylü sorununun bu konudaki merkeziliği dikkate değerdir. Bu makalenin ilerleyen kısımlarında vatan savunması ile topraksız köylülerin “toprak” savaşımı arasındaki bağlantının derecesi ve devrimci güçlerin bu bağlantıyı harekete geçirmedeki başarısı vurgulanacaktır.
Yöntem açısından bir ayrıma gitmekte ve Ernesto Che Guevara’nın önerisini dikkate almakta yarar var: “Gerçekte Küba Devrimi’nin kesinlikle farklı iki aşamasını birbirinden ayırdetmek gerekir: 1 Ocak 1959’a kadar süren silahlı eylem ve o tarihten sonraki politik, ekonomik ve toplumsal dönüşümler.”[3]
Birinci dönem, Batista’nın 10 Mart 1952’de gerçekleştirdiği darbe ile başlar, Ocak 1959’da Batista diktatörlüğünün devrilmesi ve Fidel Castro’nun önderliğindeki 26 Temmuz Hareketi’nin iktidara uzanması ile tamamlanır. İkinci dönem, içerideki emperyalizm işbirlikçisi kesimlerin siyasal alandan ve devlet aygıtından tasfiyesi ve devrimci programın uygulanması sonrasında, Devrim’in ABD emperyalizminin çıplak tehditleriyle ve askeri saldırganlığıyla çarpışması sürecine şaret eder. ABD’nin 1961’deki Domuzlar Körfezi Çıkarması ve 1962 Füze Krizi, bu süreçte Küba Devrimi ile emperyalizm arasındaki çelişkilerin keskinliğini göstermesi bakımından iki önemli duraktır.
Özetle, Küba’nın Ocak 1959’a kadar ABD emperyalizmi ile karşılaşması Batista diktatörlüğünün emperyalist bağlaşıkları ile birlikte Küba’ya dayattığı baskıcı politikalar nezdinde gerçekleşmiştir. Devrim, bu süreçte Batista nezdinde ABD emperyalizmi ile savaşmıştır. İkinci dönem, Batista’nın ve müttefik güçlerinin tasfiyesi sonrasında ABD emperyalizmi ile mücadelenin toplumsal devrimler yoluyla ilerletildiği dönem olarak belirir.

Birinci Dönem: 1952-1959
Bu dönem, gerek ABD emperyalizminin ekonomik açıdan ülkeyi yarı sömürge konumuna sürüklemesi ve kırsal kesimde proleterleşmeyi pekiştirmesi gerekse ülkeyi ekonomik olarak tamamen ABD tekellerine bağımlı kılan Batista’nın bu politikaları baskı aygıtları eşliğinde Küba halkına dayatmasının doğurduğu güçlü “devrimci durum”un belirginleşmesi olguları ile görünürleşir. Süreç 10 Mart 1952’de Batista’nın askeri darbe sonucu yönetime el koyması ile başlamıştır. Batista diktatörlüğüne karşı mücadelede ilk önemli eylemse 1953’te gerçekleştirilmiştir. 1953 yılının 26 Temmuz’unda Fidel Castro’nun öncülüğünde bir grup devrimcinin Moncada Kışlası’na baskın gerçekleştirmesinin ardından isyan bastırılmış, devrimcilerin birçoğu işkenceden geçirilmiş, Castro tutuklanmıştır. 1955 yılında genel afla salıverilen Castro Meksika’ya geçmiş; burada güç toplayan devrimciler, 1956 yılında Granma adlı bir tekneyle Küba’ya, Batista’yı devirmek amacıyla geri dönmüşlerdir. Batista’nın üzerlerine sürdüğü askerlerin yoğun saldırısıyla dağılan devrimci güçler, Sierra Maestra eteklerine çekilmiş ve burada gerilla mücadelesini başlatmışlardır. Önce yoksul köylülük gerilla mücadelesine kazanılmış, ardından Batista rejiminin giderek zayıflatılması ile işçi sınıfı ve öğrenci hareketi de 26 Temmuz Hareketi ile birleşme yolunu seçmiştir. Genel grevlerle yıpratılan Batista rejimi, 1958 yılının son günlerinde devrilmiş, Batista ABD’ye kaçmış ve devrim güçleri Ocak 1959’da iktidarı ele geçirmişlerdir.[4]

İkinci Dönem: 1959-1962
Devrim güçlerinin iktidarı ele geçirmesinin ardından 26 Temmuz Hareketi’nin programı uygulamaya geçirilmiş, geniş çaplı bir toprak reformu başlatılmış, eğitim ve sağlık seferberliği ilan edilmiş, ülkenin dışa bağımlılığının ortadan kaldırılması için Amerikan tekellerinin ayrıcalıkları kaldırılmış ve sanayide millileştirmeler başlatılmıştır.[5] Öte yandan devrimci iktidar 1961’de devrimin yönünün sosyalizm olduğunu ilan etmiş ve 26 Temmuz Hareketi’ni, Sosyalist Halk Partisi’ni (Komünist Parti) ve Devrimci Direktuvar’ı (Öğrenci Hareketi’nin örgütü) birleştirmiştir.[6] Emperyalizme karşı mücadelede birlik siyaseti, ilerici güçlerin işçi sınıfı ve köylülük lehine programı uygulamaları adına ön açıcı olmuştur.
Devrimci yönetim tarafından çıkarları tehdit edilen ABD emperyalizminin bu uygulamalara yanıtı, askeri olarak Küba’ya dönük tehdit ve ambargoların arttırılması olmuştur. 17 Nisan 1961’de ABD’nin CIA destekli Domuzlar Körfezi Çıkartması ile Küba’yı işgal girişimi bu süreci tırmandırmıştır.[7] Küba Devrimi’ni gerçekleştiren 26 Temmuz Hareketi’nin “vatan savunması” merkezli direnişi ile ABD emperyalizminin saldırganlığı püskürtülmüş olmakla birlikte, Ekim 1962’deki Füze Krizi sonucunda ABD’nin askeri tehditleri daha da artmıştır. ABD emperyalizmi her yolu deneyerek devrimi hedef almıştır. Fidel Castro, bu dönemde ABD emperyalizmi tarafından yürütülen askeri saldırı kampanyasını şöyle özetlemektedir:

“1961 Kasımındaki Giron sahili olayından 1963 yılı Ocak ayına kadar, yani on dört ay içinde, Küba’ya karşı 5780 terörist eylem gerçekleştirildi. Bunların 717 tanesi sanayi kuruluşlarımıza karşı düzenlenmiş ciddi saldırılardı. Bu terörün bir sonucu olarak 3.500’den fazla insan öldü, 2.000’den fazlası sakat kaldı... Ülkemiz 45 yıldan fazladır süren, tarihin en uzun ekonomik savaşına ve bitmek bilmez, vahşi bir terörizm saldırısına hedef oldu. Şekerkamışı plantasyonlarına yangın bombaları atan uçaklar göndermeye başladılar.. Gazete sahipleri, bugün Venezuela’da Chavez’e karşı yaptıkları gibi, devrim karşıtı saldırıları teşvik ediyorlardı.”[8]

Küba’da devrimci süreci derinleştiren ve ülkeyi sosyalizme doğru götüren pratik, bu koşulların ürünüdür.

Devrim Öncesi Sosyo-Ekonomik Durum
Küba’da işçi sınıfının ve yoksul köylülüğün mücadelesi, doğuşu bakımından, emperyalizme karşı mücadele ile iç içedir. 19. yüzyılın sonlarına doğru endüstrinin gelişmesi ile birlikte güçlenen işçi sınıfının 1892’de gerçekleştirdiği Birinci Ulusal İşçi Kongresi’nde mücadele önceliğini “ulusal bağımsızlık” ve “demokrasi” olarak belirlemesi bunun kanıtıdır. Küba’da devrim öncesi koşullara bakıldığında da, bu hattın sürdürüldüğü görülür. Emperyalizm tarafından baskı altına alınan sınıflar açısından bu, nesnel zorunluluk, hayatın dayatmasıdır.
Küba Devrimi öncesi sosyo-ekonomik koşullara bir göz atmak bunu kanıtlar. Devrim öncesi Küba’nın içinde bulunduğu sosyo-ekonomik ve siyasal sorunların en zorluları, ekonominin hemen bütün alanlarına Amerikan sermayesinin sızmasıyla doğrudan ilgilidir. 1958’de Küba’daki Amerikan yatırımlarının toplam miktarı 1 milyar doları aşmış, son 13 yılda Amerikan tekellerinin karı 823 milyon ABD doları geçmiş ve bunun yarım milyar dolardan fazlası da, ülke dışına çıkarılmıştır. ABD tekelleri Küba’nın telgraf ve elektrik şebekesinin %90’ını, demiryollarının %50’sini, maden sanayisinin %90’ını, kamu işletmelerinin %80’ini, petrol sanayisinin %10’unu, banka mevduatlarının %25’ini ve işlenen toprakların %25’ini denetim altında tutmaktaydı.[9]
Diktatör Batista dönemi, Amerikan tekelleri için “altın çağ” olmuştu. Batista’nın iktidarı ele geçirdiği andan Küba Devrimi’nin zaferine kadar geçen sürede ülkenin tek gerçek efendisi Amerikan emperyalizmi’dir. Öyle ki, 1958 yılında Küba’nın toplam ithalatının %70’i, toplam ihracatının %60’ı ABD’nin payına düşmekteydi. Batista yönetiminin düşmesine doğru Amerikan sermayesi, hizmetlerle ilgili işletmelerin %80’ini, maden yataklarının %90’ını ve şeker sanayisinin %40’ını ele geçirmişti.[10]

Devrim ve Topraksız Köylülerin Rolü
Küba tarihi açısından “toprak” sorunu ilerici hareketlerin gelişmesinde belirleyici niteliktedir. 19. yüzyılda Jose Marti’nin başlattığı bağımsızlık hareketi içinde ilk kıvılcımı, Oriente eyaletindeki radikal köylüler yakmış ve bunun sonucunda On Yıl Savaşları başlamıştı. Bu savaş, Küba’nın ulusal kimliğini tanımayı reddeden ve çökmekte olan bir büyük emperyal güce (İspanya) karşı gelişen ulusalcı tepkinin ürünüydü.[11]
1950’li yıllarda beliren devrimci hareketin Küba’nın doğusundaki Oriente bölgesinde gelişmesi ve buradaki topraksız köylü kitlesinin devrimci mücadele içine çekilmesi de rastlantı değildi. Bu kez savaş, tarımsal arazilerin çoğunluğunu ele geçiren ABD emperyalizmine ve onun büyük toprak sahibi müttefiklerine karşı veriliyordu.
Topraksız köylülerin emperyalizm karşısında devrimci mücadeleye katılmasının ardında yatan sınıfsal dinamik Batista döneminde keskinleşmişti. Batista döneminde yabancı sermayeyi özendirme politikası, Amerikan şirketlerinin elinde görülmemiş ölçüde tarımsal arazi birikmesiyle sonuçlandı. Bu şirketler ülkenin en verimli topraklarının %30’una sahip olmuşlardı. Yalnızca üç Amerikan şeker tekelinin sahip olduğu toprağın büyüklüğü, 62 bin köylünün sahip olduğu toprağın 2.5 kat üstündeydi. Grineviç’ten aktaralım.

“Devrim öncesi Küba’da toprak mülkiyetinin en karakteristik özelliği, toprakların büyük tarım burjuvaziyle latifundistlerin elinde olağanüstü ölçüde birikmesi ve geniş köylü yığınlarının ya hiç toprağa sahip olmamaları ya da yok denecek kadar az topraklarının bulunmasıydı... Ülkenin işlenebilir topraklarının %46’sı, %.7.5 oranındaki işletmelerin elindeydi... Küba’nın devrim öngünlerindeki dış ekonomik ilişkilerinin ortaya koyduğu sonuç şuydu: Birincisi, Küba’ya yatırım yapan ABD tekelleri, onun bir şeker üreticisi olarak tek yanlı gelişmesini iyice pekiştirmişlerdi. İkincisi, karşılıklı anlaşmalar yoluyla ABD, Küba’nın şeker kotasını tümüyle kendi pazarına bağlamış ve Küba’nın dış ticaretini, eşitsiz Küba-ABD ilişkilerinin önemli bir halkası yapmıştı.”[12]
Bu koşullarda Küba Devrimi’nin emperyalizme karşı mücadelesinde ezilen köylü sorununun ele alınışı, devrimin geleceği açısından belirleyici rol oynamıştır. Devrim, topraksız köylüye en çok istediği şeyi, toprağı vaad etmiştir.[13] Toprak mücadelesini “vatan” mücadelesi ile birleştiren dinamik burada saklıdır.

Che’nin sözleriyle;

“Fidel Castro "Tarih Beni Haklı Çıkaracaktır" da, devrimin bugün hemen hemen tümüyle eriştiği hedefleri saptamıştır. Devrim, ekonomik alandaki mücadelenin şiddetlenmesi sayesinde, bu hedefleri aşmış, buna paralel olarak ulusal ve uluslararası politika planlarında kökleşme ve radikalleşmeye varmıştır. Çıkarmanın hemen ardından, devrimci güçler yenilgiye uğradı, neredeyse tümü dağıtıldı; sonra yine birleşip gerilla birliklerini oluşturdular. Hayatta kalan ve savaşmaya kesinlikle kararlı olan birkaç kişi, tüm adada kendiliğinden patlama şemasının yanlışlığını anlamışlardı. Savaşın uzun süreceğini, köylülerin katılmasının zorunluluğunu da anlamışlardı. İşte o sıralarda, ilk köylüler gerillacılara katıldı. İki savaş verildi, gerçi birliklerimiz sayıca fazla değildi, fakat kentlerden gelip gerilla çekirdeğini kuran kişilerin köylülere karşı güvensizliğini yoketmesi açısından psikolojik önemi büyüktü. Köylüler de merkez gerilla grubuna güveniyor, özellikle hükümetin gerilla hareketini bastırmak için barbarca öç alma eylemlerine girişmesinden çekiniyorlardı. Bu durumda iki kesin gerçek ortaya çıktı, birbirine bağlı olan bu gerçeklerin ikisi de çok önemliydi: Köylüler, ordunun canavarca gaddarlığının gerilla savaşlarına son vermeye yetmeyeceğini, hükümet askerlerinin gelip köylü evlerini yakacağını, ürünlerini ellerinden alacağını, ailelerini öldüreceğini anlamışlar, en iyi çözümün gerilla birliklerine sığınmak olduğunu, orada hayatlarının korunduğunu görmüşlerdi. Öte yandan, gerillacılarsa köylülüğü kazanmanın giderek daha da zorunlu hale geldiğini biliyorlardı. Köylü kitlelerine yürekten istedikleri birşey vermeliydik. Köylünün en çok özlemini duyduğu şeyse topraktı.”[14]
Özellikle yoksul köylülüğün devrimci seferberliğe katılması ile birlikte, Batista’ya karşı yürütülen devrim mücadelesi güç kazandı. Bu noktada Che’nin, 1958’de “Sierra Maestra’da uygulanmaya başlanan tarım reformunun bayrağı altında, bu adamlar (topraksız köylüler-benim notum) emperyalizmle çarpışıyorlar. Yeni Küba’nın bu Tarım Reformu’nun temeli üzerinde kurulması gerektiğini biliyorlar.”[15] saptaması önemlidir.
Guevara bu durumun sınıfsal tahlilini şöyle koymaktaydı: “Köylü “küçük-burjuva” eğilimine karşın, latifundiya sahipliği sistemini yıkmadan toprak elde etme arzusuna kavuşamayacağını çok çabuk öğrenir. Köylüye toprak vermenin tek yolu olan Tarım Reformu, doğrudan doğruya emperyalistlerin, büyük toprak sahiplerinin, şeker ve hayvancılıktan servet yapmış kodamanların çıkarlarıyla çarpışır. Burjuvazi çıkarlarını savunmak için savaşmaktan korkar. Proletaryanın böyle bir korkusu yoktur. Bu anlamda, devrimin yürüyüşü işçilerle köylüleri birleştirir. İşçiler, büyük toprak sahiplerine karşı ileri sürülen talepleri destekler. Toprak alan yoksul köylüyse, devrimci iktidarı büyük bir bağlılıkla savunur, emperyalist ve karşı-devrimci düşmanlarından korur.”[16]
1956 yılında Granma yatıyla Küba’ya çıkan ve Sierra Maestra’da gerilla mücadelesini yükselten Fidel Castro önderliğindeki devrimciler, özellikle bu bölgede (Orient) geniş toprak sahiplerinin ve ABD şirketlerinin uyguladığı şiddet ve baskı politikasına karşı verilen mücadeleye yoksul köylülüğü kazanmaya başlamıştı. Şeker fabrikalarında çalışan işçilerin sendikası ve Komünist Partisi ise Sierra’daki isyanı desteklemekte başlarda tereddüt etmiş, ancak daha sonra harekete katılmıştı.[17]

Sonuç: Vatan Savunmasına Öncülük Eden, Devrime de Öncülük Ediyor
Küba Devrimi ile ilgili olarak bir noktaya daha vurgu yapmakta fayda var. Küba Devrimi’ne öncülük eden güç, Küba Komünist Partisi olmadı. Devrim, 26 Temmuz Hareketi içinde topraksız köylünün harekete geçirilmesinin, kentlerde emperyalizmin ve Batista rejimini destekleyen sarı sendika önderlerinin baskılarına maruz kalan işçi sınıfının Hareket’in Batista rejiminin güçsüzlüğünü ortaya koyması ile birlikte grevli direnişlerle sürece dahil edilmesinin, özellikle aydınların ve Havana Üniversitesi’nde yoğunlaşmış öğrenci hareketinin 1956 Sierra Maestra direnişinin ardından bu hareketle birleşme temelinde eylemlilik göstermesinin, emperyalist tekeller karşısında direnemeyen burjuvazinin milli kesiminin süreci zafere yaklaşırken desteklemesinin ve bazı bölgelerde büyük toprak sahiplerinin pasif rıza göstermesinin ürünüdür. Bu bileşenleri ortaklaştıran payda Batista diktatörlüğünden ve emperyalizmden ülkeyi kurtarmak arayışıdır. Dolayısıyla Küba Devrimi ABD emperyalizmiyle hesaplaşmanın ürünüdür. 26 Temmuz Hareketi’nin başarısı, emperyalizme karşı vatan savunması amacıyla bu sınıfları ortak bir program etrafında birleştirmesinde aranmalıdır.
Dolayısıyla devrimlere öncülük etmenin koşulunun “vatan savunması”na öncülük etmek olduğu Küba pratiğinde de belirginleşmektedir. Her ne kadar Halk Sosyalist Partisi (Küba Komünist Partisi) gerilla mücadelesinin başarı kazanmasıyla birlikte 26 Temmuz Hareketi’ne katılmış ve desteklemiş olsa da, sürece öncülük edecek stratejiyi geliştirememiştir.[18] Küba Devrimi, öncülüğü Komünist Parti tarafından üstlenilmemiş bir sosyalist devrim olarak gelişmesi bakımından özgündür.[19] Küba örneğinde de görüldüğü üzere vatan savunmasına öncülük eden güç, devrime de öncülük etmiştir. Ernesto Gomez Abascal’ın sözleriyle, “esasen Jose Marti’nin fikirlerini izleyen hümanist Fidel’in devrimci ve siyasi tutumu, 1898’de Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri müdahalesiyle yarıda bırakılan bağımsızlık mücadelesini sonuca ulaştırarak bu eseri de tamamlamıştır.”[20] Devrim’in temel sloganının “Ya Vatan Ya Ölüm” olması da bu pratiğin kanıtıdır.

Dipnotlar:
[1] Ernesto Gomez Abascal, “Fidel”, Küba Büyükelçiliği resmi internet sitesi, http://emba.cubaminrex.cu/Default.aspx?tabid=7638
[2] Abascal, a.g.e.
[3] Ernesto Che Guevara, “Küba Devrimi’nin İdeolojisini İncelemek İçin Notlar”, www.sosyalistforum.org/ernesto-che-guevaradan-kuba-devriminin-ideolojisini-incelemek-icin-notlar-t11989.html
[4] Bkz., Grineviç, Küba: Devrimin Geçtiği Yol, çev. Mazlum Beyhan, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1995
[5] Küba Devrimi’nin gerçekleştirdiklerinin listesi için bkz.,
http://www.antimai.org/muh/castro40yil.htm
[6] Bkz., Ignacio Ramonet, Fidel Castro: İki Ses Bir Biyografi, çev. Bülent Levi, Doğan Kitap, Ekim 2006, s. 186
[7] Domuzlar Körfezi Çıkartması için bkz., Piero Glaijeses, “Ships in the Night: The CIA, the White House and the Bay of Pigs”, Journal of Latin American Studies, Cilt: 27, Sayı: 1, Şubat 1995
[8] Bkz., Ignacio Ramonet, Fidel Castro: İki Ses Bir Biyografi, çev. Bülent Levi, Doğan Kitap, Ekim 2006, s. 188
[9] Grineviç, a.g.e., s. 36
[10] Grineviç, a.g.e., s. 56-57
[11] C. A. M. Hennesy, “The Roots of Cuban Nationalism”, International Affairs, Cilt: 39, No: 3, Temmuz 1963, s. 347-8
[12] Grineviç, a.g.e., s. 100-101
[13] Küba Devrimi’nde köylülüğün rolü için bkz., Gil Carl Alroy, “The Peasantry in the Cuban Revolution”, The Review of Politics, Cilt: 29, Sayı: 1, Ocak 1967, ss. 87-99
[14] Ernesto Che Guevara, “Küba Devrimi’nin İdeolojisini İncelemek İçin Notlar”, www.sosyalistforum.org/ernesto-che-guevaradan-kuba-devriminin-ideolojisini-incelemek-icin-notlar-t11989.html
[15] Guevara, a.g.e.
[16] Ernesto Che Guevara, “Küba: Bir İstisna mı Yoksa Öncü mü?”, http://www.sosyalistforum.org/kuba-bir-istisna-mi-yoksa-oncu-mu-g-t3623.html
[17] Bkz., Gerrit Huizer, Peasant Mobilization for Land Reform: Historical Case Studies and Theoretical Considerations, Haziran 1999, s.27, www.unrisd.org/.../ab82a6805797760f80256b4f005da1ab/706169c0417986e480256b66003e6841/$FILE/dp103.pdf
[18] Küba Devrimi’nin erken evrelerinde Küba Komünist Partisi’nin takındığı tutumu gözler önüne sermesi bakımından şu makaleye bakılabilir: Samuel Farber, “The Cuban Communists in the Early Stages of the Cuban Revolution: Revolutionaries or Reformists”, Latin American Research Review, Cilt 18, Sayı 1, 1983
[19] Bkz., Robin Blackburn, “Prologue to the Cuban Revolution”, New Left Review, Ekim 1963, s. 52; Fidel Castro kendisiyle yapılan bir söyleşide, Komünist Parti’nin hatalarını şöyle sıralamaktadır: “Komünist Enternasyonal ve oradan gelen emirler, komünistleri Sovyetler Birliği’nin rağbet görmeyen yanlarını savunmaya itti. Molotov-Ribbentrop Paktı, Polonya’nın işgali ve Finlandiya’yla savaş. SSCB her türlü istismara ve suça kapıyı aralayan bir politika izliyordu. Küba’da bu emirler hatalara yol açtı. Hata değil de, partiye pahalıya mal olan politik çizgilere.” Bkz., Ignacio Ramonet, Fidel Castro: İki Ses Bir Biyografi, çev. Bülent Levi, Doğan Kitap, Ekim 2006, s. 165
[20] Ernesto Gomez Abascal, “Fidel”, Küba Büyükelçiliği resmi internet sitesi, http://emba.cubaminrex.cu/Default.aspx?tabid=7638