<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-2027023786964466955</id><updated>2011-11-25T15:47:38.285+02:00</updated><title type='text'>Emperyalizme Karşı Yazılar</title><subtitle type='html'>emperyalizm, küreselleşme, latin amerika, ideoloji, hegemonya mücadelesi ve daha birçok güncel sorun üzerinde fikir ve çözüm üretme arayışı.</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://denizyalcin.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizyalcin.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Deniz Yalçın</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02693086481865684396</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>22</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2027023786964466955.post-5669009982658379174</id><published>2007-05-22T16:24:00.000+03:00</published><updated>2007-05-22T16:42:01.698+03:00</updated><title type='text'>AB ÇERÇEVE KARARI:"ERMENİ SOYKIRIMINI TANIMAMAK SUÇ", DENİZ BAYKAL:"AB HEDEFİMİZ SÜRÜYOR"</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RlLxN7rD3CI/AAAAAAAAAGM/gtCa8uFRVyo/s1600-h/adsÄ±z.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5067377752404122658" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RlLxN7rD3CI/AAAAAAAAAGM/gtCa8uFRVyo/s400/ads%C4%B1z.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;Not: Alman Stern Dergisi'nde Türkiye-AB ilişkileri böyle resmedildi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Deniz Yalçın&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;AYDINLIK, 20 MAYIS 2007&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;11 Şubat 2007 tarihli Aydınlık’ta, Avrupa Birliği’nin, soykırımın, savaş suçlarının ve insanlığa karşı işlenen suçların inkarını suç sayan ve bu suçlara 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası öngören bir çerçeve kararı, dönem başkanı Almanya'nın öncülüğünde uygulamaya hazırlandığını ve bu kararın önümüzdeki süreçte Türkiye-AB ilişkilerine damgasını vuracak gelişme olduğunu aktarmıştık.&lt;br /&gt;Bu son derece önemli çerçeve karar taslağı, AB ülkeleri Adalet ve İçişleri Bakanları’nın üzerinde anlaşmalarının ardından 19 Nisan 2007 tarihli AB Konsey toplantısında kabul edildi. Çerçeve karar, Almanya’nın başkanlığında Aralık ayında gerçekleştirilecek Devlet Başkanları Zirvesi’nde devlet başkanlarının resmi imzayı koymalarının ardından resmen yürürlüğe girecek. Ancak Adalet ve İçişleri Bakanları Konseyi’nden çıkan uzlaşmanın ardından, bu imzalar sadece formalite niteliğinde olacak. Sonuç olarak bundan böyle AB sınırları içerisinde Ermeni Soykırımı’nı inkar eden ve tehcir kararını öven kişiler, üye ülkeler tarafından 1 ile 3 yıl arasında hapis cezası istemiyle yargılanmak zorunda. Bu karar aday ülkeleri de bağlayıcı nitelikte. Şimdi ayrıntılara bakalım.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çerçeve Karar Taslağı Nasıl Gelişti?&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bu yönde bir çerçeve karar taslağı, 2001 yılında da AB Adalet ve İçişleri Bakanları’nın gündemine gelmiş olmakla birlikte, karar metni üzerinde uzlaşma sağlanamaması nedeniyle taslak rafa kaldırılmıştı. Taslak, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in AB Dönem Başkanlığı görevini almasıyla birlikte Almanya tarafından yeniden gündeme getirildi ve Almanya’nın dönem başkanlığı sırasında bu taslağın mutlaka onaylanacağı yönünde bir kararlılığın bu kez bulunduğu ifade edildi. Almanya, rafa kaldırılan taslağın yeniden gözden geçirildiğini ve üzerinde uzlaşmanın kolay olduğu bir metnin hazırlandığını belirtti. Buna bağlı olarak 29 Ocak’ta AB Dönem Başkanı Almanya tarafından yayımlanan “Avrupa’da Irkçılığı ve Yabancı Düşmanlığını Yasadışı İlan Etmek” başlıklı açıklama metnine göre, söz konusu çerçeve karar ile AB ülkelerinde ırkçılığın ve yabancı düşmanlığının yayılmasının engellenmesi amaçlandığı ifade edildi. Ancak karar taslağının yabancı düşmanlığının engellenmesinden çok, Türkiye düşmanlığını genelleştirmeyi amaçladığı oldukça belirgin.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çerçeve Kararın Önemi&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;AB Dönem Başkanı Almanya’nın yayınladığı açıklamaya yansıdığı haliyle söz konusu çerçeve karar, soykırımın, insanlığa karşı işlenen suçların ve savaş suçlarının AB sınırları dahilinde övülmesini, inkarını ya da bunların sonuçlarının küçümsenmesini de suç kapsamına alıyor.&lt;br /&gt;Bu anlamda çerçeve karar, Türkiye- AB ilişkileri açısından çok önemli siyasal gelişmelere gebe. Zira soykırımın, insanlığa karşı işlenen suçların ve savaş suçlarının olumlanması, inkarı ya da sonuçlarının küçümsenmesi kısmında, bu suçların tanımı için Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni kuran Roma Statüsü Belgesi'nin 6. 7. ve 8. maddeleriyle 1945 Nuremberg Uluslararası Askeri Mahkemesi'nin 6. maddesinin temel alınacağı belirtiliyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Roma Sözleşmesi’ne Atıf&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Roma Statü Belgesi'nin 6. maddesi soykırımı, 7. maddesi insanlığa karşı işlenen suçları, 8. maddesi ise savaş suçlarını tanımlıyor ve düzenliyor. Ve 7. madde çerçevesinde tehciri övmek de suç kapsamına alınıyor. Çerçeve Karar’ın üzerinde uzlaşma sağlanmasıyla birlikte artık bir AB üyesi ülke sınırları içerisinde Ermeni soykırımını inkar etmek, yabancı düşmanlığı ve ırkçılık suçu kapsamında değerlendirilecek. İkincisi bundan böyle AB üyesi tüm ülkelerde insanlığa karşı suçları düzenleyen Roma Statüsü'nün 7. maddesinin d bendi uyarınca, tehcir kararını savunmak da suç unsuru. Bu suçlar da, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı kapsamında değerlendirilecek.&lt;br /&gt;Yeni çerçeve karar doğrultusunda Ermeni Soykırımı’nı tanımamak ve tehcir kararını olumlu bulduğunu ifade etmek suç kapsamına alındığı gibi, bu karar tüm AB üyesi ülkelerin iç hukuk düzenlemelerinin de yeniden şekillendirilmesini zorunlu kılıyor. 19 Nisan’da Lüksemburg’da kabul edilen Çerçeve Karar’da şu ifade yer alıyor: “Bu çerçeve kararın onaylanmasından sonra, üye ülkeler iki yıl içinde iç hukuklarında bu karara uygun düzenlemeyi gerçekleştirmek zorundadır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sayın Elekdağ’ın Uyarısı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bunun ne anlama geldiğini 13 Mayıs tarihli Cumhuriyet’te yayımlanan söyleşisinde CHP İstanbul milletvekili Sayın Şükrü Elekdağ şöyle açıklıyor: “Bir vatandaşımız, örneğin Almanya’da, Hollanda’da veya Belçika’da “Ermeni soykırımı yalandır” derse, bu kişi sözünü ettiğim ülkelerin mahkemeleri tarafından bir yıldan üç yıla kadar hapse mahkum edilecek. Yani, Lozan mahkemesinin Doğu Perinçek hakkındaki mahkumiyet kararı gibi durumlarla tüm AB üyesi ülkelerde karşılaşacağız.”&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çerçeve Kararların AB Hukukundaki Önemi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Çerçeve kararlar, AB hukuku açısından bağlayıcı konumda. Bu kararlar, AB üyesi ülkelerde hukuksal düzenlemelerin ortaklaştırılmasını amaçlıyor ve öneriler AB Komisyonu ya da bir üye ülke tarafından yapılıyor. AB üyesi ülkelerin Adalet ve İçişleri Bakanları’ndan oluşan Konsey’de çerçeve karar taslağı üzerinde uzlaşma sağlanması durumunda taslak, dönem başkanı ülke tarafından AB Devlet Başkanları Zirvesi sırasında imzaya açılıyor. Tüm devlet başkanlarının onaylamasıyla Çerçeve Karar yürürlüğe giriyor. Burada alınan çerçeve karar, üye ülkelerin gerekli iç hukuksal düzenlemeleri yapmasını ve kararı kendi ceza hukukuna yansıtmasını zorunlu kılıyor.&lt;br /&gt;16 Haziran 2005 tarihinde Avrupa Adalet Divanı tarafından alınan önemli bir karara göre de AB çerçeve kararları, ulusal hukukun üstünde yer alıyor. Bunun bizim açımızdan anlamı açık: AB üyeliği, egemenliğin Brüksel’e devri anlamına geliyor ve Türkiye’ye soykırımı tanımayı, tehcir kararını kınamayı dayatan AB çerçeve kararının yasalaşması durumunda Türk hukukunda AB uyum yasaları çerçevesinde bu çerçeve karara uygun olarak değişiklik yapılması gerekiyor. Yani soykırımı tanımak, tehciri kınamak bundan böyle Türkiye için üyelik şartı haline geliyor. Yani Türkiye’den beklenen, Ermeni soykırımını reddedenleri, AB’nin bu çerçeve kararı doğrultusunda Türk mahkemelerinde yargılaması. Türkiye de, AB üyesi olmak için iç hukukunu bu çerçeve karar doğrultusunda düzenlemek zorunda. Bu da AB’nin Türkiye’yi 70 milyonluk bir cezaevine çevirme planını açığa vuruyor. Zira çerçeve karar açık biçimde Ermeni soykırımını kabul edenlere özgürlük, “Ermeni soykırımının emperyalist bir yalan” olduğunu seslendiren milyonlara ise esaret öngörüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Baykal’ın Açıklaması: “AB Hedefimiz Sürecek”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet mitinglerinde ortaya çıkan bağımsızlıkçı ruh milyonların korosu eşliğinde “NE ABD NE AB TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE” sloganını temel slogan haline getirmişken ve AB, Türkiye’nin Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın soykırıma dayalı olduğunu karara bağlayan Çerçeve Karar’ı benimsemiş ve Türkiye’ye de üyelik için şart koşmuşken, Baykal ve Sezer AB konusundaki fikirlerinin oldukça net olduğunu, AB hedefinin temel hedef olduğunu ifade ediyorlar.&lt;br /&gt;Öyle ki Deniz Baykal 10 Mayıs tarihli Referans gazetesinin manşetinden verilen söyleşisinde “AB Hedefimiz Sürecek” açıklamasını yapıyor ve TÜSİAD ile ABD’ye AB konusunda teminat veriyor. CHP İstanbul milletvekili Sn. Şükrü Elekdağ, söz konusu çerçeve kararın ne anlama geldiğini Cumhuriyet gazetesine açıkladığına göre, CHP Genel Başkanı’nın bu gelişmeden haberdar edilmediği düşünülemez. Bu durumda Deniz Baykal, AB hedefinin sürdürüleceğini açıklayarak aynı zamanda Ermeni Soykırımı tezini de kabul etmiş oluyor. Çünkü bu “şerefli üyelik” seçeneği gereği AB hedefinin sürmesi, Türkiye’nin Ermeni soykırımını tanıması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin bağımsızlık savaşına değil de soykırıma dayalı olduğu yalanının kabul edilmesi anlamına geliyor. “AB konusunda Zeki Bey de ben de çok netiz” diyerek seçim ittifakı yapan Baykal ve Sezer’in Atatürk’te değil, Brüksel ve Vaşington programında birleştikleri de bu çerçeve karar eksenli gelişmelerle açığa çıkıyor. Yani Atatürk'te birleşme programı, Türkiye'nin bölünme programına feda ediliyor. Bu ise, CHP-DSP ittifakının AB hedefini AKP kararlılığıyla sürdüreceğini açıklamasının ardından İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'in sorduğu şu soruyu gündeme getiriyor: "Türkiye'nin bölündüğü yerde birleşme olur mu?"&lt;br /&gt;&lt;a href="mailto:Denizyalcin7@yahoo.com"&gt;denizyalcin7@yahoo.com&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2027023786964466955-5669009982658379174?l=denizyalcin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizyalcin.blogspot.com/feeds/5669009982658379174/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=5669009982658379174' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/5669009982658379174'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/5669009982658379174'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizyalcin.blogspot.com/2007/05/ab-ereve-karariermeni-soykirimini.html' title='AB ÇERÇEVE KARARI:&quot;ERMENİ SOYKIRIMINI TANIMAMAK SUÇ&quot;, DENİZ BAYKAL:&quot;AB HEDEFİMİZ SÜRÜYOR&quot;'/><author><name>Deniz Yalçın</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02693086481865684396</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RlLxN7rD3CI/AAAAAAAAAGM/gtCa8uFRVyo/s72-c/ads%C4%B1z.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2027023786964466955.post-2185360783340230207</id><published>2007-04-30T13:35:00.000+03:00</published><updated>2007-04-30T13:37:52.596+03:00</updated><title type='text'>YENİ RAND/CIA RAPORU: "TÜRKİYE'DE AMERİKANCI İSLAM ŞEBEKESİ KURULMALI"</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RjXG84oEXfI/AAAAAAAAAGE/7o0-gG2PqBU/s1600-h/randraporu.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5059168505715514866" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RjXG84oEXfI/AAAAAAAAAGE/7o0-gG2PqBU/s400/randraporu.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Deniz Yalçın&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;29 Nisan 2007 – &lt;strong&gt;AYDINLIK&lt;/strong&gt;, sayfa. 20-21&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2003 yılında yayımlanan Sivil Demokratik İslam adlı RAND/CIA raporunun paralelinde, “Ilımlı Müslüman Şebekeler İnşa Etmek” başlıklı 220 sayfalık bir rapor, geçtiğimiz günlerde yine RAND Corporation tarafından yayımlandı. Raporda yine Cherly Benard’nın da imzası var. Benard, 2003’te yayımlanan Sivil Demokratik İslam başlıklı raporda, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi için gerekli ideolojik zeminin Ilımlı İslam tasarımı ekseninde örgütlenmesini önermişti. Yeni yayımlanan bu rapor ise, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi ekseninde İslam dünyasındaki siyasal-toplumsal cepheleşmeleri kendi müdahaleleri ve uzun vadeli stratejik çıkarları ekseninde biçimlendirme ve yaratılan bu cepheleşme üzerinden geniş bir “müttefik kadrosu” yaratma arayışlarına dönük stratejik ve taktik hedeflerini sistemleştiriyor. Öte yandan “sivil”, “demokrat” ve “dindar” bir cumhurbaşkanı tarifi yapan Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın bu tanımlamasında Sivil Demokratik İslam raporunun argümanlarını kullanmış olması da, yeni yayımlanan raporu, 2003 tarihli rapor kadar önemli kılıyor.&lt;br /&gt;Yeni raporda dikkat çeken üç temel unsurdan söz etmek mümkün.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Akışı Tersine Çevirmek&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Birincisi, ABD radikal İslamcı akımların Arap Yarımadası’ndan kaynağını aldığını ve buradan doğup Büyük Ortadoğu’ya yayıldığını saptıyor. Buna karşı geliştirdikleri öneri, akışı tersine çevirmek. Yani, radikal İslam’ın Arap Yarımadası’ndan çevreye yayılmasına karşı, güçlendirilen Ilımlı İslam’ın çevre ülkelerden Arap Yarımadası’na yayılması. Rapor’da Türkiye’nin ve özel olarak da AKP’nin ABD projesi açısından taşıdığı önem burada belirginleşiyor. Zira RAND/CIA Raporu, kendi ifadeleriyle “odak noktasının Ortadoğu’dan, daha özgür bir ortamın bulunduğu, aktivizme ve etkiye daha açık bir çevreye sahip ve başarı şansının daha muhtemel olduğu Müslüman bölgelere kaydırılmasını öneriyor.”&lt;br /&gt;Bu anlamda tıpkı Soğuk Savaş dönemindeki gibi bir “fikir savaşı” başlatmanın gerekliliğine işaret eden rapor, Avrupa’daki Müslüman diasporayı, Güneydoğu Asya müslümanlarını bu bölge içinde değerlendiriyor ve ardından sadece bir ülkenin adını geçiriyor: Türkiye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Ilımlı İslamcı Proje, Ulus Devletin Sonu” itirafı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Raporda, Ilımlı İslamcı şebekelerin inşa edilmesinin ABD’nin uzun vadeli stratejik hedeflerine ulaşmasını kolaylaştıracağı ifade ediliyor. Bu aşamada bir diğer önemli nokta, Soğuk Savaş döneminde CIA tarafından kullanılan taktiklere atıf yapılırken, yeni tehdidin Soğuk Savaş dönemine göre önemli bir açıdan farklılık gösterdiğinin saptanmış olması. O da, geçmiş dönemin aksine tehdidin coğrafi sınırlarla hapsedilmiş bir ulus devleti aşacak biçimde, asimetrik ve uluslar arası ağlara sahip bir nitelikte olması. ABD, yarattığı tehdit algısı üzerinden “ulus devlet”in işgöremez olduğu fikrini yaygınlaştırmanın yollarını arıyor. Sonuçta rapordan, Ilımlı İslam’ın inşasının ulus devletin tasfiyesi sürecini tamamlayacağı itirafı çıkıyor.&lt;br /&gt;Raporun yaşamsal önem verdiği üçüncü konu, Ilımlı İslamcı şebekelerin inşa edilmesi sırasında kimlerin doğal müttefik olduğu ve kimlerin ABD’nin “sivil demokratik İslam” cephesine devşirileceği sorunu. Rapora göre ABD’nin doğal müttefiki Fethullah Gülen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;RAND/CIA Raporu: “Fethullah Gülen, ABD’nin Doğal Müttefiki”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Raporun 70. sayfasında, “Batı, radikal İslamcı akımlara karşı, laiklik yanlılarından, liberal Müslümanlardan ve Sufi geleneğini sahiplenen ılımlı gelenekçilerden müttefikler edinebilir” ifadesi yer alıyor ve gelenekçilerle Sufiler’in Müslümanlar arasında çoğunlukta olduğu vurgulandıktan sonra, bu akımların Batı’nın doğal müttefikleri olduğu 73. sayfada açıklanıyor. Batı’nın bu söz konusu doğal müttefikleri arasında ismi verilen tek kişinin Fethullah Gülen olması ise rastlantı değil. Rapor, bu noktadan sonra Fethullah Gülen’in ABD açısından taşıdığı öneme geniş yer ayırıyor. Rapordan alıntılıyoruz:&lt;br /&gt;“Türkiye’den dini lider Fethullah Gülen, modern Sufi ılımlı İslam’ı teşvik ediyor.. Gülen, diyalog ve hoşgörü yaklaşımını Hıristiyanları ve Yahudileri kapsayacak biçimde genişletiyor. Kaldı ki Gülen, İstanbul’daki Ekümenik Patrik Bartholomeos ile iki kez görüştü, 1998’de Papa’yı Roma’da ziyaret etti ve İsrail’den dini liderlerin ziyaretini kabul etti.”&lt;br /&gt;Rapor’da Gülen’in İslam’ın ılımlı yorumunu gerçekleştirerek Arap dünyasından ayrıldığı belirtiliyor. Bu nokta, ABD’nin ılımlı İslamcı şebekeler üzerinden Arap yarımadasına sızma taktiği açısından Gülen’e atfettiği rolü açığa vuruyor. Ancak raporun 89. sayfasında, Gülen’in Ilımlı İslamcı yaklaşımının Arap yarımadasında bu haliyle zor kabullenileceği belirtiliyor, yerel motiflerin Gülen’in yaklaşımındaki ağırlığının bu yaklaşımın Ortadoğu’da propagandasının yapılmasını ve küreselleştirilmesini zorlaştırdığı vurgulanıyor. ABD’nin Türkiye merkezli dinlerarası diyalog ve yeni din yaratma arayışlarının arkasında bu zorlukların aşılması hedefinin de bulunduğu böylece ortaya çıkıyor.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Potansiyel Müttefikler&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;ABD açısından Ilımlı İslam projesinde potansiyel müttefikler, liberal, Müslüman akademisyenler. Bu kesim, özellikle Ilımlı İslamcı bir uluslar arası fikir bloğu oluşturulması açısından önemseniyor. Ancak esas rol, genç ve ılımlı din adamları ile müttefik cemaatlerin aktivistlerine yüklenmiş. Bu kesime, ılımlı İslamcı akademisyenlerin fikirlerini sokağın, cemaatin diline tercüme etme, fikirleri tabana yayma görevi veriliyor. Camilerde bu propagandanın yürütülmesinin zorunluluğu açıkça ifade ediliyor.&lt;br /&gt;Öte yandan bazı gazetecilerin, yazarların ve iletişimcilerin sözde radikal İslamcı özde ise Amerikan karşıtı toplumsal kanaati tersine çevirmek için kullanılacakları ve potansiyel müttefik olarak desteklenecekleri de raporda açıkça ifade ediliyor. Dolayısıyla bu raporda yapılması gerektiği söylenerek yazılanlar, yapılanların bir listesi aynı zamanda. Ama yapılanların hangi merkeze dayandığını göstermesi bakımından bu raporlar, büyük önem taşıyor.&lt;br /&gt;Sonuç olarak ABD, Haçlı İrtica projesinde Türkiye’yi hedefe koyduğunu bu raporla da açıkça itiraf ediyor. Ülkemizde siyasal-toplumsal cepheleşmenin ABD karşıtlığı üzerinden gelişmesini engellemek adına yapay bir radikal İslam-Ilımlı İslam cepheleşmesi yaratmaksa, hedefin saptırılması arayışlarına denk düştüğü kadar; TSK karşıtı, “sivil ve demokratik” etiketi ile beslenen AKP cephesine farklı kesimlerden müttefikler devşirilmesine de kapıyı aralıyor. Bu nedenle, önce İslamcı kadrolardan Amerikancı müttefikler devşiren ve AKP’yi oluşturan ABD’nin, yaratmaya çalıştığı “sivil-darbeci” ikilemi üzerinden sahte sol parti ve sendikaları, İkinci Cumhuriyetçi kadroları ABD Büyükelçisi’nin arkasında sıralamasının ve 14 Nisan pratiğinin dışına savurmasının mantığı, bu yeni RAND/CIA raporu okunduğunda daha iyi anlaşılıyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2027023786964466955-2185360783340230207?l=denizyalcin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizyalcin.blogspot.com/feeds/2185360783340230207/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=2185360783340230207' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/2185360783340230207'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/2185360783340230207'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizyalcin.blogspot.com/2007/04/yeni-randcia-raporu-trkiyede-amerikanci.html' title='YENİ RAND/CIA RAPORU: &quot;TÜRKİYE&apos;DE AMERİKANCI İSLAM ŞEBEKESİ KURULMALI&quot;'/><author><name>Deniz Yalçın</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02693086481865684396</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RjXG84oEXfI/AAAAAAAAAGE/7o0-gG2PqBU/s72-c/randraporu.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2027023786964466955.post-1299449356513766935</id><published>2007-04-25T15:44:00.000+02:00</published><updated>2007-04-25T15:53:33.940+02:00</updated><title type='text'>SAYIN CUMHURBAŞKANIMIZ, BOP GÖREVLİLERİ ÇANKAYA'YA ÇIKAMAZ</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/Ri9dSYoEXeI/AAAAAAAAAF8/El3P2W58gI0/s1600-h/adsÄ±z.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5057363476989894114" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/Ri9dSYoEXeI/AAAAAAAAAF8/El3P2W58gI0/s400/ads%C4%B1z.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sayın Cumhurbaşkanımız,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;24 Nisan 2007 tarihli AKP Meclis Grubu toplantısında, AKP’nin cumhurbaşkanı adayının Abdullah Gül olduğu Recep Tayyip Erdoğan tarafından ilan edilmiştir. Cumhuriyet tarihimizde görülmedik biçimde, demokrasinin temel değer ve ilkelerini zedeleyen bir yöntemle cumhurbaşkanlığı seçim sürecini yönetmeyi amaçlayan AKP’nin devrimle kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı en büyük karşı devrimci hamle ve kalkışmayı yapmaya hazırlandığı ortaya çıkmıştır. Söz konusu tehdidin boyutlarını, siz de 13 Nisan 2007 tarihli konuşmanızda ifade ettiniz ve rejimin Cumhuriyet tarihinde ilk kez bu kadar büyük bir meydan okuma ile karşı karşıya kaldığını belirttiniz.&lt;br /&gt;Milletimizin de bu duyarlılığı taşıdığı, 14 Nisan’da Tandoğan Meydanı’nda gerçekleştirilen görkemli demokratik eylem aracılığıyla ortaya çıkmıştır. Tandoğan’da tehdidin ABD ve AB kaynaklı olduğu saptanmış; sloganlara, pankartlara Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlarının Çankaya’ya çıkamayacağı anlayışı damgasını vurmuştur. 14 Nisan Mitingi’nde, Çankaya’nın savunulması ile vatan savunması mevzisi iç içe geçmiştir. Bu iki mevziinin ayrı düşünülmeleri mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayın Cumhurbaşkanımız,&lt;br /&gt;7. yılını doldurmakta olduğunuz göreviniz süresince gösterdiğiniz hukuksal demokratik direnç, AKP ve onun arkasında sıralanan iç ve dış güç odaklarına karşı milletimizin direncini de diri tutmuş ve bu direnç 14 Nisan’da kendisini açığa vurmuştur. 14 Nisan mitingi aracılığıyla bir kere daha görülmüştür ki; Çankaya kriteri, aynı zamanda bağımsızlığa, Atatürk devrimlerine sahip çıkma kriteridir. Bu nedenle Abdullah Gül’ün adaylığının açıklanması, 14 Nisan’da ortaya çıkan “dip dalgası”na ABD merkezli bir meydan okuma olarak görülmelidir. Cumhuriyetimize, milli iradeye ve bağımsızlığımıza yönelik bu sistemli meydan okumayı bertaraf etmekse sizin elinizdedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayın Cumhurbaşkanımız,&lt;br /&gt;Sizin de bildiğiniz üzere, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 104. maddesine göre “Cumhurbaşkanı, Devletin başıdır”. Ulusal Egemenlik Haftası’nı kutladığımız şu günlerde, bir milli devrim ve bağımsızlık savaşı sonucunda kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin başına, çeşitli tarikat yapılarının ve ABD’nin üzerinde uzlaştığı ve başka bir devletin projesinde görevli olduğunu ilan eden bir ismin geçmesi karşı devrimci saldırının en açık uzantısı olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin başına Amerikan bezinden imal edilmiş bir çuval geçirilmek istendiği açıktır. 11 Eylül saldırıları sonrasında oluşan konjonktürde, ABD’nin saldırı stratejisini Ortadoğu’ya odaklaması ve Büyük Ortadoğu Projesi’ni de bu çerçevede yürürlüğe koyması sonucunda iktidara taşınan AKP’nin, meşruiyetini/gücünü ABD’nin söz konusu projesine bağlılıktan ve toplumun çıkarlarıyla taban tabana zıt konuma savrulan çeşitli medya ve sömürü düzeni patronlarından aldığına dair hiçbir kuşku kalmamıştır. İktidarda kalmak için ABD’nin ve onun güdümündeki bazı kalemşörlerin desteğine muhtaç durumda olan bu partinin ABD’ye ödemekte olduğu bedeller, Türkiye Cumhuriyeti devletinin varlığını ortadan kaldıracak niteliktedir. Bu nedenle, varlığını ABD’ye borçlu olan bir partinin mensubu olan ve ABD’nin çıkarları adına yürürlüğe konulan Büyük Ortadoğu Projesi’nde görev alan Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı makamına taşınmak istenmesi, açık bir meydan okumadır ve bu tehdit asla küçümsenemez. Kaldı ki AKP, Atatürk’ün Çankaya’sını şeyhler, tarikat müritleri ve ABD tarafından teslim alınmış bir kaleye çevirmek üzereyken bu tehdit hiç küçümsenemez. Türkiye’de gericiliği ve bölücülüğü desteklediği açığa çıkmış olan ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne destek vererek meşruiyet arayan siyasal kadroların ulusumuz nezdinde meşru olamayacakları açıktır. ABD nezdinde meşru olanın, ulusumuz nezdinde meşru görülmesi imkanı kalmamıştır. Ulusumuzun %92’sinin ABD politikalarına karşı olduğu bizzat ABD merkezli araştırma merkezleri tarafından saptanmışken, ABD projesinde görevli olduğunu ilan eden bir ismin bu projedeki görevine dayanarak Cumhurbaşkanı sıfatıyla devletin başına geçmesi; milli iradenin değil, ABD iradesinin tecellisi olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayın Cumhurbaşkanımız,&lt;br /&gt;Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Fas’tan Pakistan’a uzanan coğrafyanın sınırlarını değiştirme ve çökmekte olan ABD’nin küresel hakimiyetini pekiştirme arayışlarının uzantısı olan Büyük Ortadoğu Projesi’nde eşbaşkan sıfatıyla görevli olduğunu yazılı ve görsel basında defalarca ifade etmiştir. Şimdi Cumhurbaşkanlığı için aday gösterilen Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de, bu projede görevli olduğunu açıklamış ve 3 Nisan 2003 günü ABD Dışişleri Bakanı Powell ile “2 sayfa ve 9 maddelik gizli bir antlaşma yaptığını” 24 Mayıs 2003 tarihinde Vatan gazetesinde yer alan söyleşisinde itiraf etmiştir.&lt;br /&gt;Abdullah Gül, 14 Mart 2006 tarihli Radikal Gazetesi’nde yer alan demecinde ise, “BOP içinde ABD ile birlikte hareket ediyoruz” ifadesini kullanmış ve iktidara Büyük Ortadoğu Projesi nedeniyle getirildiklerini açıklamıştır. (Bkz., “Gül: BOP içinde ABD ile Birlikte Hareket Ediyoruz”, 14 Mart 2006, Radikal Gazetesi, &lt;a href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=181295"&gt;http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=181295&lt;/a&gt; )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayın Cumhurbaşkanımız,&lt;br /&gt;Anayasa’nın 103. maddesinde yer alan Cumhurbaşkanlığı yemini, sizin de bildiğiniz gibi şöyledir: "Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılaplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, milletin huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine and içerim."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayın Cumhurbaşkanımız,&lt;br /&gt;Başka bir devletin projesinde görevli olduğunu itiraf eden bir ismin Cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda TC Anayasası’nın 103. maddesinde ifade edilen Cumhurbaşkanlığı yeminine riayet etmesi mümkün müdür? İçinde Türkiye’nin de bulunduğu coğrafyanın sınırlarını değiştirmeyi amaçlayan ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nde görevli bir kimse, Cumhurbaşkanı sıfatıyla “devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız şartsız egemenliğini koruyacağı”na yemin ettiğinde inandırıcı bulunacak mıdır?&lt;br /&gt;Anayasa’da Devletin başı olduğu ifade edilen Cumhurbaşkanlığı makamına oturacak kişinin aynı zamanda Büyük Ortadoğu Projesi’nde ABD ile birlikte hareket ettiğini açıklamış olması kabul edilebilir bir durum değildir. Devletin başı konumundaki cumhurbaşkanlığı makamına ABD’nin oturtulması asla kabul edilemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayın Cumhurbaşkanımız,&lt;br /&gt;Türkiye Cumhuriyeti devletinin başına başka bir devletin görevlisinin geçmesinin anlamı açıktır. Bu yıkımı engellemek sizin elinizdedir. Anayasa’nın 104. maddesinin b bendi, “Gerekli gördüğü hallerde Bakanlar Kuruluna başkanlık etmeyi veya Bakanlar Kurulunu başkanlığı altında toplantıya çağırma”yı yetkileriniz arasında saymaktadır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin varlığını ve bağımsızlığını korumak adına yemin etmiş ve bu sorumluluğu bugüne kadar üst düzeyde yerine getirmiş Cumhurbaşkanımız olarak, milletimiz sizden Bakanlar Kurulu’nu başkanlığınız altında toplantıya çağırmanızı, bu toplantıda erken seçim kararı almanızı ve cumhurbaşkanını yeni seçilecek Meclis’in seçmesini sağlamanızı beklemektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı, bağımsızlığı, ulusal egemenliğimiz ve demokrasimiz bu en büyük meydan okuma karşısında sizden son ve en önemli görevi beklemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saygılarımla&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DENİZ YALÇIN &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2027023786964466955-1299449356513766935?l=denizyalcin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizyalcin.blogspot.com/feeds/1299449356513766935/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=1299449356513766935' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/1299449356513766935'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/1299449356513766935'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizyalcin.blogspot.com/2007/04/sayin-cumhurbakanimiz-bop-grevlileri.html' title='SAYIN CUMHURBAŞKANIMIZ, BOP GÖREVLİLERİ ÇANKAYA&apos;YA ÇIKAMAZ'/><author><name>Deniz Yalçın</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02693086481865684396</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/Ri9dSYoEXeI/AAAAAAAAAF8/El3P2W58gI0/s72-c/ads%C4%B1z.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2027023786964466955.post-8509164142121736057</id><published>2007-04-15T12:54:00.000+02:00</published><updated>2007-04-15T12:57:57.030+02:00</updated><title type='text'>ENERJİ KORİDORUNDA ÇİN-ABD DENİZ SAVAŞINA DOĞRU MU?</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RiIFI38PhJI/AAAAAAAAAF0/21LvLj22bcQ/s1600-h/2.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5053607381876835474" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RiIFI38PhJI/AAAAAAAAAF0/21LvLj22bcQ/s400/2.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;DENİZ YALÇIN&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AYDINLIK – 8 NİSAN 2007&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD, İran Körfezi’nden Çin Denizi’ne uzanan bölgedeki stratejik enerji geçiş boğazlarının denetimini elde tutarak Çin'in yükselişini kendisine bağımlı kılmayı ve enerjinin denetimini elinde tutmayı amaçlıyor. Ekonomik olarak çöküşe geçen ABD’nin hegemonik konumunu sürdürmek için elinde kalan tek seçenek, bu bölgelerin askeri denetimini elde tutmak. Dolayısıyla ABD ile Çin arasında denize ve enerjiye bağlı çelişmeler, haritada sarı daire içinde gösterilen üç boğaz ekseninde düğümleniyor. Bu boğazlar, Kızıl Deniz’i Hint Okyanusu’na bağlayan Bab-al Mandab, Çin’e ulaşan petrolün geçiş yaptığı Malacca Boğazı ve İran Körfezi’nden hareket eden petrol tankerlerinin dünyaya erişimini sağlayan Hürmüz. Bu üç boğaz üzerinde yürütülen deniz mücadelesinde ABD, bu boğazlara kıyısı olan ülkelerde Amerikan karşıtı olan yönetimleri devirmeyi ve böylece enerji temini bakımından Çin’i kendisine bağlamayı amaçlıyor.&lt;br /&gt;Bab-al Mandab Boğazı’na Somali, Cibuti ve Yemen’in kıyısı var. ABD bu ülkelerde terörizmle mücadele bahanesine dayanarak askeri varlığını arttırıyor. Bu çerçevede ABD, Cibuti’de bir askeri üs kurmuştu. Yemen ise, BOP’ta Tayyip Erdoğan ile birlikte eşbaşkanlık görevinde. Dolayısıyla ABD açısından en büyük tehdit Somali’ydi. Geçtiğimiz ay ABD’nin Etiyopya Ordusu aracılığıyla Somali’ye başlattığı askeri operasyon ve bunun sonucunda Somali’deki Amerikan karşıtı yönetimin devrilmesi, hep bu stratejinin uzantısıydı. Bu boğaz, Sudan petrolünün Çin’e ulaşmasını sağlıyor. ABD, Sudan’a petrol ambargosu uyguluyor. Bu nedenle Sudan petrollerinin en büyük alıcısı Çin. Dolayısıyla ABD bu boğazın askeri denetimini ele geçirerek, Çin’in enerji geçiş hattının denetimini de ele geçirmeyi hedefliyor.&lt;br /&gt;Malacca Boğazı’nın Çin açısından önemi büyük, zira gerek Bab-al Mandab’dan gerekse Hürmüz’den çıkış yapan ve Çin’e petrol taşıyan tankerlerin geçiş yapabildiği en uygun ve en az maliyetli boğaz Malacca. Haritada bu hat, mavi şeritle gösteriliyor. Dolayısıyla Çin’in donanmasını kuvvetlendirmesi ve bu çerçevede geliştirdiği “İnci Şeridi Stratesi”ne uygun olarak Gwadar, Bangladeş, Birmanya, Tayland ve Kamboçya’da askeri limanlar inşa etmesi, rastlantı değil. Bunun anlamı açık: Çin, ABD’nin deniz egemenliği stratejisine karşı harekete geçti. Yani ABD ile Çin arasında enerji güvenliğine bağlı olarak gizli bir savaş başlamış durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ABD’li komutan: “Burada Çinlileri görmeye alışık değiliz”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Son gelişmeler de bu tahlili doğruluyor. 1 Nisan tarihli Sunday Telegraph’ın haberine göre, bu yönde ilk gelişme geçtiğimiz Ekim ayında yaşandı. Haberde, Çin denizaltısı ile ABD uçak gemisinin Ekim 2006'da çatışmanın eşiğinden döndüğü belirtiliyor ve ABD yetkililerinin "bu mavi sularda Çinlileri görmeye alışık değiliz, hazırlıksız yakalandık" sözleri aktarılıyor.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Bu oldukça önemli bir gelişme, çünkü ABD'nin Pasifik'teki USS Kitty Hawk uçak gemisi, 1942'den bu yana bu bölgede ilk kez bir meydan okuma ile karşılaşıyor. Öte yandan “Büyük Güçlerin Yükselişi ve Düşüşü” adlı önemli yapıtın yazarı Paul Kennedy, 5 Nisan tarihli International Herald Tribune’de yayımlanan makalesinde, Çin’in donanmasını kuvvetlendirmesinin önemine değinerek şu bilgiyi veriyor: “Geçtiğimiz ay ABD Senatosu Araştırma Birimi “Çin Donanmasının Modernizasyonu: ABD Donanması Açısından Yansımaları” başlığını taşıyan 95 sayfalık bir rapor yayınladı. Raporda ortaya konulan bilgiler etkileyici. Belki de en önemli gerçek, ilk dipnotta verilmiş. Buna göre 2010’da Çin’in denizaltı gücü, ABD’nin denizaltı gücünün iki katına ulaşmış olacak. Ve 2015’e gelindiğinde Çin donanması bütün bileşenleriyle birlikte ABD donanmasının kapasitesini geride bırakmış olacak.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İran'ın ABD-Çin Çelişmesindeki Stratejik Konumu&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;ABD ile Çin arasında bu üç stratejik boğaza bağlı deniz rekabetinin yakın planda etkilerini hissettirdiği ve koşulların ABD açısından giderek olumsuz bir pozisyona geldiği sahne ise İran. Yüzünü Çin’e dönen İran, dünya petrol üretiminin %40’ını sağlayan Körfez ülkelerinin petrolü tankerlerle dünya piyasasına ulaştırmalarının tek yolu olan Hürmüz Boğazı’nın denetimini elinde tutuyor ve Çin, Gwadar limanı aracılığıyla bu bölgede ABD donanmasının karşısına dikilmiş durumda. Gelişmeler bununla da sınırlı değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çin, İran Petrolünü Euro ile Alıyor&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği üzere İran geçtiğimiz yıl, petrol fiyatlandırmasındaki ABD-İngiltere tekelini kırmak için bir petrol borsası kurmuş ve petrol satışlarını bundan böyle dolar dışındaki uluslararası rezerv para birimleriyle çeşitlendireceğini açıklamıştı. Bu konuyu geçtiğimiz yıl Aydınlık’ta ele almıştık.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu eksende çok önemli bir gelişme, geçtiğimiz haftaya damgasını vurdu. 27 Mart tarihli The Scotsman gazetesinin Reuters’ten aktardığı habere göre, İran petrollerinin en büyük alıcısı olan Çin devlet şirketi Zhuhai Zhenrong Corp, 2006 yılının son günlerinden itibaren ödemelerini dolar yerine euro ile yapmaya başladı.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Bu son gelişme, ABD yönetimini harekete geçirecek nitelik taşıyor; çünkü ABD emperyalizminin bugün en yumuşak karnı, ABD'nin devasa cari açığını sürdürmesini sağlayan mevcut petro-dolar sistemi ve ABD Doları'nın uluslararası rezerv para birimi olma niteliği. ABD, bugün trilyon dolarlık cari açığını bu sistem sayesinde sürdürüyor. Sistem, sürekli dolar basmaya dayalı. Dolayısıyla ABD’nin cari açığını finanse edebilmesinin tek yolu, doların uluslar arası petrol ticaretinde rezerv para birimi niteliğini korumasının sağlanması. İşte bu bakımdan Çin'in İran petrolünü euro ile satın alma kararı ABD ekonomisini tehdit ediyor. Çünkü Çin'in ve İran’ın uluslararası rezervlerini giderek euro ile güçlendirme ve petrol ticaretinde doların egemenliğini kırma arayışları, ABD dolarının rezerv para olma niteliğini yitirmesi ve sonuçta ABD ekonomisinin iflası anlamına geliyor.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt; ABD'nin petro-dolar sistemine dönük bu en sistemli ve en güçlü meydan okuma, ABD'yi İran yönetimiyle ve İran nezdinde Çin ile hesaplaşmaya itiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Gaz OPEC’i&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;ABD'yi İran'a karşı tutumunu sertleştirmeye iten son gelişmeyse Rusya, İran, Venezuela, Cezayir ve Katar devlet başkanlarının 9 Nisan'da doğal gaz alanında bir OPEC oluşturmak için bir araya gelme kararı almış olmaları.&lt;br /&gt;Proje fikrinin mimarı İran. Rusya bu fikre destek veriyor.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Bunun anlamı açık. Uluslar arası enerji kurumlarının raporlarına göre, ABD'nin önümüzdeki yıllarda doğal gaz ihtiyacının daha da artacağı öngörülüyor. Böyle bir birlik, petrolde olduğu gibi doğalgazda da ABD'nin enerji denetimini tamamen Asya güçlerinin eline bırakması anlamına geliyor. Bütün bu gelişmeler, ABD ile Asya güçleri arasındaki çelişkilerin ulaştığı boyutları göstermesi bakımından büyük önem taşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="mailto:denizyalcin7@yahoo.com"&gt;denizyalcin7@yahoo.com&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; “China is accused of fuelling Pacific arms race”, Sunday Telegraph, 2 Nisan 2007, &lt;a href="http://www.telegraph.co.uk/news/main.jhtml;jsessionid=WSNCJIYOH3DSLQFIQMGCFFOAVCBQUIV0?xml=/news/2007/04/01/warms01.xml"&gt;http://www.telegraph.co.uk/news/main.jhtml;jsessionid=WSNCJIYOH3DSLQFIQMGCFFOAVCBQUIV0?xml=/news/2007/04/01/warms01.xml&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Paul Kennedy, “The Rise and Fall of Navies”, International Herald Tribune, &lt;a href="http://www.iht.com/articles/2007/04/05/opinion/edkennedy.php"&gt;http://www.iht.com/articles/2007/04/05/opinion/edkennedy.php&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Bkz., Deniz Yalçın, “ABD’nin Korkulu Rüyası Gerçek Oluyor: Petrodolar’ın Sonunu Avrasya Getiriyor”, Aydınlık, 4 Haziran 2006, &lt;a href="http://www.antiemperyalizm.org/gercek/gazete/article_1460.shtml"&gt;http://www.antiemperyalizm.org/gercek/gazete/article_1460.shtml&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Chen Aizhu, “China shifts to euros for Iran oil”, The Scotsman, 27 Mart 2007, &lt;a href="http://business.scotsman.com/latest.cfm?id=474362007"&gt;http://business.scotsman.com/latest.cfm?id=474362007&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Bu konuda bkz., &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Petrodollar"&gt;http://en.wikipedia.org/wiki/Petrodollar&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; “Gas in the Face”, Kommersant, 29 Mart 2007, &lt;a href="http://www.kommersant.com/p753021/r_527/gas_OPEC,_Russia,_Qatar"&gt;http://www.kommersant.com/p753021/r_527/gas_OPEC,_Russia,_Qatar&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2027023786964466955-8509164142121736057?l=denizyalcin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizyalcin.blogspot.com/feeds/8509164142121736057/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=8509164142121736057' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/8509164142121736057'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/8509164142121736057'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizyalcin.blogspot.com/2007/04/enerji-koridorunda-in-abd-deniz-savaina.html' title='ENERJİ KORİDORUNDA ÇİN-ABD DENİZ SAVAŞINA DOĞRU MU?'/><author><name>Deniz Yalçın</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02693086481865684396</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RiIFI38PhJI/AAAAAAAAAF0/21LvLj22bcQ/s72-c/2.gif' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2027023786964466955.post-5556707116708125269</id><published>2007-04-06T13:49:00.000+02:00</published><updated>2007-04-06T14:00:09.694+02:00</updated><title type='text'>ABD-PAKİSTAN DENKLEMİ, DEĞİŞEN DENGELER VE HEDEFTEKİ İRAN</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RhY0QuXiulI/AAAAAAAAAFs/HNPbjA7Rd2A/s1600-h/olasÄ±iransavaÅÄ±.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5050281494071917138" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RhY0QuXiulI/AAAAAAAAAFs/HNPbjA7Rd2A/s400/olas%C4%B1iransava%C5%9F%C4%B1.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Not:&lt;/strong&gt; Bu harita, &lt;strong&gt;Heartland: Eurasian Review of Geopolitics&lt;/strong&gt; adlı e-derginin sitesinden alınmıştır. Olası İran Savaşı'na ilişkin senaryoları sergileyen harita, özellikle Belucistan ve Gwadar'ın İran'a saldırı planlayan ABD açısından ne anlam ifade ettiğini göstermesi bakımından aşağıdaki yazı ile birlikte dikkate alınmalıdır.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Kaynak:&lt;/strong&gt; &lt;a href="http://www.heartland.it/geopolitical_maps_europe_asia.html"&gt;http://www.heartland.it/geopolitical_maps_europe_asia.html&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;DENİZ YALÇIN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AYDINLIK - 1 Nisan 2007&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD yönetimi Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref üzerindeki baskıyı arttırdı. Bu baskıların ilk işaretini, Şubat ayında Pakistan’ı ziyaret eden ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney vermişti. Cheney bu ziyaretinde Müşerref’i Taliban ve El-Kaide’ye karşı mücadele etmemekle suçladı ve bunun sürmesi durumunda, Bush yönetiminin 300 milyon dolarlık askeri yardımı askıya alacağını açıkladı. Dolayısıyla Cheney, Afganistan’daki yenilginin faturasını Müşerref’e kesti.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Nitekim ABD dış politikasına yön veren merkezlerde de Ocak ayından bu yana Müşerref’in devrilmesi fikri ağırlık kazandı.&lt;br /&gt;Örneğin CIA’ya yakın RAND Corporation’dan Seth G. Jones ve John Gordon’un imzasını taşıyan yazıda, Pakistan’ın ABD’nin terörle savaş stratejisine zarar veren ölü bir müttefik olduğu ifade edildi.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Yine Dış İlişkiler Konseyi (CFR) tarafından 19 Mart’ta yayımlanan analiz yazısının başlığı da farklı değildi: “Müşerref İçin Yargı Zamanı”.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bir diğer etkin dış politika kurumu CSIS’in yayın organı The Washington Quarterly’de yayımlanan makalede de, ABD’nin Pakistan stratejisini gözden geçirmesinin zamanının geldiği ve Müşerref’in ABD stratejisi açısından bir engel oluşturduğu ifade edilmekteydi.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt; RAND, CFR ve CSIS üçlüsü tarafından ortaklaştırılan bu yeni tutuma bir destek de İngiliz Savunma Bakanlığı’na bağlı Savunma Akademisi tarafından kaleme alınan ve BBC’ye sızdırılan rapordan geldi. Söz konusu raporda Afganistan’da yenilginin faturası Pakistan’a kesiliyor ve Pakistan İstihbarat Örgütü’nün Taliban’ı desteklediği belirtiliyor. Raporun çözüm önerisi ise açık: “Pakistan’ın terörizmi teşvik etmesini engellemek için istihbarat örgütü dağıtılmalı ve Müşerref’in başında olduğu askeri yönetime son verilmeli.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin Pakistan’ı İran’a karşı kullanmak için yeni taktikler geliştirmesinin ardından yeni plan da devreye sokuldu. 26 Mart tarihli Sunday Telegraph’ta yayımlanan habere göre, Pakistan’ın eski başbakanları Benazir Butto ve Nawaz Şerif, güçlerini birleştirmeye ve Müşerref’i devirmeye karar verdi.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Sürgündeki iki eski başbakan hem Körfez ülkelerini hem de Hindistan’ı bu projeye destek vermeye çağırdı.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Bu yeni seçenek, ABD’nin Müşerref’i köşeye sıkıştırma taktiğinde öne çıkarıldı.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Müşerref Neden Hedefte?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;ABD, Müşerref’i devirme planlarına gerekçe olarak Müşerref’in “terörizme karşı savaş”ta başarısız olmasını gösterse de, gerçek neden bu değil. Esas yanıt “Özgür Belucistan”da gizli. ABD, Çin’in Gwadar limanı aracılığıyla Ortadoğu’ya inmesinin yarattığı meydan okumanın farkında. O nedenle ABD Silahlı Kuvvetler dergisinde yayımlanan Yeni Ortadoğu haritasında “Özgür Belucistan” adıyla yaratılacak devlette sadece Gwadar şehrinin işaretlenmiş olması rastlantı değil. Bunun stratejik bir anlamı var. Ayrıca, Müşerref’in Çin ile ilişkilerini geliştirmesi ABD açısından büyük bir rahatsızlık kaynağı. Dolayısıyla ABD önce Müşerref’i bu yeni taktikle köşeye sıkıştırarak İran ve Çin düşmanlığı konumuna çekmeyi; bunu başaramazsa Müşerref’i devirerek, yönünü ABD planlarına dönecek bir hükümeti başa geçirmeyi hedefliyor.&lt;br /&gt;Müşerref’i devirme ve Ortadoğu’yu Orta Asya’ya bağlayacak bir “Özgür Belucistan” kurma planlarının gerisinde yatan temel etmense, ABD’nin İran planı. ABD, İran’a dönük bir askeri operasyonda Pakistan’ın Belucistan bölgesini üs olarak kullanmayı amaçlıyor. Nitekim ABD’nin silahlandırdığı ayrılıkçı gruplar, bu bölgeden İran’a sızma operasyonlarına başlamış durumda. Pakistan İstihbarat Örgütü’nün eski başkanı Orgeneral Hamid Gül’ün yaptığı şu açıklama da, ABD’nin Müşerref’e dönük tehditlerinin arkasında hangi planların yattığını kanıtlıyor: “ABD, Afganistan’daki başarısızlığının faturasına Pakistan’a kesmek ve İran’a saldırısında Belucistan bölgesini kullanmak için yeni taktikler uyguluyor. Çünkü Müşerref, İran’a dönük ABD saldırısında topraklarının kullanılmasına izin vermiyor.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“ÖZGÜR BELUCİSTAN”IN SIRRI&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;“Özgür Belucistan”ın sırrı da burada saklı. Müşerref, yönünü Çin’e dönmüş ve İran’la ilişkilerini güçlendirmiş durumda. Ayrıca İran-Pakistan-Hindistan hükümetleri bu üç ülkeyi birbirine bağlayacak bir doğalgaz boru hattı anlaşması imzaladı. ABD bu hatta karşı çıkıyor. Çünkü bu stratejik boru hattı, İran gazının Asya pazarına açılmasına ve Hindistan’dan Çin’e uzatılacak boru hattı ile Asya’nın ortak enerji piyasasının ABD denetiminden tamamen çıkarak oluşmasına imkan veriyor. İran, Pakistan ve Hindistan hükümetleri, ABD’nin tüm tehditlerine rağmen proje için düğmeye bastı. &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt; ABD için bu hattı engellemenin iki yolu var: Birincisi bu ülkelerde yönetimlerin değişmesini sağlamak. İkincisi ise, boru hattının içinden geçeceği Belucistan bölgesinde kukla bir devlet kurmak. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İRAN HÜRMÜZ’Ü KAPATIRSA&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin İran planı açısından Belucistan bölgesi nasıl bir stratejik öneme sahip?&lt;br /&gt;Bunun yanıtı, yukarıdaki haritada saklı. İran’a dönük olası bir saldırıya ilişkin senaryoları gösteren bu haritadan da anlaşılacağı üzere, İran karşıtı sızmalar için en ideal bölge Belucistan. Bu bölgenin denetiminin ele geçirilmesi yoluyla ABD, İran’ın ekonomik gücünü de kırmayı amaçlıyor. İran’ın enerji ihracatının engellenmesi anlamına gelen bu sıkıştırma arayışı, Tahran yönetimini güçsüz bırakma ve diğer etnik grupları ayaklandırma stratejisi ile bağlantılı. Öte yandan Yeni Ortadoğu haritasında gözden kaçan bir diğer nokta da, İran’ın Chabahar limanının da “Özgür Belucistan” sınırları içinde gösterilmesi. Bu liman stratejik açıdan büyük önem taşıyor. ABD, İran’a dönük bir saldırı başlatması durumunda, dünya petrollerinin %40’ının tankerlerle geçiş yaptığı Hürmüz Boğazı’nı İran’ın kapatacağını hesaplıyor. Çin Radyosu’nun haberine göre uzmanlar, Hürmüz Boğazı'nın üç ay süreyle kapatılması ve İran'ın petrol satışını durdurması halinde ABD'nin gayri safi yurt içi hasılasının yüzde 5 düşeceği, işsizlik oranının da yüzde 2 oranında yükseleceği tahmininde bulunuyorlar.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt; İran, Hürmüz Boğazı’nı kapatması durumunda da, Çin’e ihracatını Chabahar limanı aracılığıyla sürdürebiliyor.&lt;br /&gt;ABD, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması durumunda, İran ekonomisinin de bundan etkilenmesini istiyor. Böylece Tahran yönetiminin Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya cesaret edemeyeceği düşünülüyor. ABD bunun için Arap Denizi’nin çıkışını da denizden denetlemek zorunda. Bu sayede denizden de İran’ın enerji ihracatını engellemeyi hedefliyor. Bu noktada en büyük engel Gwadar limanı ve Çin’in buradaki askeri varlığı. Çin’in burada savaş gemilerini bulundurma amacı, ABD’nin Çin’e dönük enerji sevkiyatını engellemesine karşı deniz güvenliğini sağlamak. Yani tablo net: İran’ı hedefe koyan ABD’nin bu ülkenin nükleer silah geliştirdiği bahanesine sarılması, resmin sadece görünen yüzü. Geri plandaysa büyük bir savaş başlamış durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="mailto:denizyalcin7@yahoo.com"&gt;denizyalcin7@yahoo.com&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Carin Zissis, “Cheney Presses Pakistan”, CFR, 27 Şubat 2007, &lt;a href="http://www.cfr.org/publication/12716/"&gt;http://www.cfr.org/publication/12716/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Seth G. Jones ve John Gordon IV, “Flagging Ally: Pakistan’s Lapses Are Hurting the War on Terror”, 14 Ocak 2007, RAND CORPORATION, &lt;a href="http://www.rand.org/commentary/031807SDUT.html"&gt;www.rand.org/commentary/031807SDUT.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; “Judgement Time for Musharraf”, CFR, 19 Mart 2007, &lt;a href="http://www.cfr.org/publication/12890/judgment_time_for_musharraf.html"&gt;http://www.cfr.org/publication/12890/judgment_time_for_musharraf.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Craig Cohen ve Derek Chollet, “When $10 Billion Is Not Enough: Rethinking U.S. Strategy toward Pakistan”, The Washington Quarterly, Cilt: 30, Sayı: 2, Bahar 2007, &lt;a href="http://www.twq.com/07spring/docs/07spring_cohen-chollet.pdf"&gt;http://www.twq.com/07spring/docs/07spring_cohen-chollet.pdf&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Harsh V. Pant, “Pakistan’s Strategic Goals and the Deteriorating Situation in Afghanistan”, PINR, 23 Mart 2007, &lt;a href="http://www.pinr.com/report.php?ac=view_report&amp;report_id=632&amp;amp;amp;language_id=1"&gt;http://www.pinr.com/report.php?ac=view_report&amp;report_id=632&amp;amp;amp;language_id=1&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Tim Shipman ve Massoud Ansari, “Bhutto and Aharif Plan Return From Exile in a Pact to Topple Musharraf”, Sunday Telegraph, 26 Mart 2007, &lt;a href="http://www.telegraph.co.uk/news/main.jhtml?xml=/news/2007/03/25/wpak25.xml"&gt;www.telegraph.co.uk/news/main.jhtml?xml=/news/2007/03/25/wpak25.xml&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Qamar Jabbar, “Nawaz Seeks Gulf Help for Family’s Return”, Daily Times, 27 Mart 2007, &lt;a href="http://www.dailytimes.com.pk/default.asp?page=2007\03\27\story_27-3-2007_pg1_2"&gt;http://www.dailytimes.com.pk/default.asp?page=2007\03\27\story_27-3-2007_pg1_2&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt; “US Pressurizing Pak to Get its Support for Attack on Iran: Gul”, Pak Tribune, 5 Mart 2007, &lt;a href="http://www.paktribune.com/news/index.shtml?170916"&gt;http://www.paktribune.com/news/index.shtml?170916&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;[9]&lt;/a&gt; “Pakistan, India to soon finalise IPI gas pipeline”, Pakistan Link, 29 Mart 007, &lt;a href="http://www.pakistanlink.com/Headlines/March07/29/09.htm"&gt;http://www.pakistanlink.com/Headlines/March07/29/09.htm&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;[10]&lt;/a&gt; “İran Nükleer Sorununu Çözecek En İyi Yol, Görüşme”, Çin Radyosu Türkçe Servisi, 25 Ağustos 2006, &lt;a href="http://turkish.cri.cn/1/2006/08/25/1@55811.htm"&gt;http://turkish.cri.cn/1/2006/08/25/1@55811.htm&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2027023786964466955-5556707116708125269?l=denizyalcin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizyalcin.blogspot.com/feeds/5556707116708125269/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=5556707116708125269' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/5556707116708125269'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/5556707116708125269'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizyalcin.blogspot.com/2007/04/abd-pakistan-denklemi-deien-dengeler-ve.html' title='ABD-PAKİSTAN DENKLEMİ, DEĞİŞEN DENGELER VE HEDEFTEKİ İRAN'/><author><name>Deniz Yalçın</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02693086481865684396</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RhY0QuXiulI/AAAAAAAAAFs/HNPbjA7Rd2A/s72-c/olas%C4%B1iransava%C5%9F%C4%B1.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2027023786964466955.post-879539325616556216</id><published>2007-03-28T10:32:00.000+02:00</published><updated>2007-03-28T11:31:34.661+02:00</updated><title type='text'>“Özgür Belucistan” ABD-Çin Çatışmasında Ön Cephe mi?</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/Rgo1nqKV9yI/AAAAAAAAAFg/6L_6ievRObs/s1600-h/GWADARveHÃRMÃZ.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5046905287870904098" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/Rgo1nqKV9yI/AAAAAAAAAFg/6L_6ievRObs/s400/GWADARveH%C3%9CRM%C3%9CZ.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/Rgo1XKKV9xI/AAAAAAAAAFY/5a5qt4QLflU/s1600-h/Paters"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5046905004403062546" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/Rgo1XKKV9xI/AAAAAAAAAFY/5a5qt4QLflU/s400/Paters%27inharitas%C4%B1.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Deniz Yalçın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AYDINLIK, 25 MART 2007&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz yıl ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde yayımlanan Yeni Ortadoğu haritasında İran, Pakistan ve Afganistan’ın bir bölümünü kapsayacak bir “Özgür Belucistan” tasarımının da bulunduğu dikkatleri çekmişti.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=879539325616556216#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Son gelişmeler, ABD’nin ve İngiltere’nin bu tasarımı hayata geçirmek için düğmeye bastıklarını kanıtlıyor.&lt;br /&gt;Önce İran merkezli gelişmelere bakalım. 25 Şubat’ta yayımlanan Sunday Telegraph gazetesi, CIA’nın İran’ın Şii yönetimini zayıflatmak ve kaos yaratmak amacıyla, ülkenin sınır bölgelerindeki Sünni kesimi ayaklandırma stratejisi geliştirdiğini açıkladı.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;amp;postID=879539325616556216#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Nitekim 15 Şubat’ta İran’ın Sistan-Belucistan eyaletinin başkenti Zahedan’da 11 Devrim Muhafızı’nın ölümüne neden olan saldırıyı, ABD’nin El Kaide aracılığıyla İran’a karşı silahlandırdığı Jundallah örgütü üstlenmişti.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=879539325616556216#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt; İran yönetimi bu saldırılarda kullanılan silah ve bombaların ABD tarafından sağlandığını saptadığını açıkladı.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;amp;postID=879539325616556216#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Jundallah: “Biz Amerika’ya Karşı Savaşmıyoruz”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Jundallah yetkilileri de, ABD desteğiyle kukla Belucistan devleti için harekete geçtiklerini reddetmiyorlar. Örneğin İngiliz gazetesi Daily Telegraph’ın, Jundallah’ın sözcüsü Abdul Hameed Reeki ile gerçekleştirdiği söyleşide, uydu telefonu aracılığıyla konuşurken ABD tarafından yerinin saptanmasından korkup korkmadığının sorulması üzerine Reeki şu yanıtı veriyor: “Biz Amerika’ya karşı savaşmıyoruz.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=879539325616556216#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Pakistan’da da durum farklı değil. Bu bölgede Pakistan Ordusu’na karşı silahlı saldırılarını hızlandıran Belucistan Kurtuluş Ordusu’na (BKO) ABD ve İngiltere tarafından destek verildiği ve sürecin özellikle 2006’dan bu yana hızlandırıldığı görülüyor. Belucistan’ın milliyetçi lideri Sardar Attaullah Mengal’ın açıklaması hem İran da hem de Pakistan’da Beluci ayrılıkçılığının Batı tarafından açık biçimde desteklenmeye başlandığını kanıtlıyor. Mengal, Pakistan gazetesi Daily Times’ta 22 Aralık 2006’da yayımlanan açıklamasında, “artık İngiltere de BKO’ya silah ambargosu uygulamasını kaldırdı. Doğru yolda ilerliyoruz.” diyor.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;amp;postID=879539325616556216#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Belucistan: “Orta Asya’nın Kürdistan’ı”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;ABD, İran’da Jundallah’ı güçlendirirken, İngiltere’nin de BKO’yu silahlandırdığı görülüyor. İngiltere’nin dış politika oluşturma sürecine büyük etkisi olan ve 1998’de Tony Blair tarafından kurdurulan Foreign Policy Centre (Dış Politika Merkezi)&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=879539325616556216#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt; geçtiğimiz yıl bu yolda iki önemli toplantı gerçekleştirdi. Bu toplantılara Beluci ayrılıkçılarının temsilcileri davet edildi. Hem 27 Haziran 2006 tarihinde gerçekleştirilen “Yol Ayrımındaki Belucistan”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;amp;postID=879539325616556216#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt; hem de 4 Aralık 2006’da gerçekleştirilen “Belucistan Neden Önemli?” başlıklı toplantı için bastırılan davet metninde Belucistan için şu ifade yer alıyordu: “Orta Asya’nın Kürdistan’ı”.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=879539325616556216#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çin-ABD çatışmasının ön cephesi mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Belucistan, ABD-İngiltere ekseni için büyük önem taşıyor ve bir Beluci devletinin kurulması fikrinin gerisinde, Çin ile ABD arasında baş gösteren çelişmeler yatıyor. Pakistan ve Çin yönetimi, 2002’de yapılan anlaşma gereği Pakistan’ın Belucistan bölgesindeki Gwadar şehrinde önemi ve yaratacağı sonuçları büyük olan bir derin su limanı ve donanma sığınağı inşa etti.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;amp;postID=879539325616556216#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt; 20 Mart 2007’de faaliyete geçen Gwadar limanı&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=879539325616556216#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;[11]&lt;/a&gt;, stratejik açıdan büyük önem taşıyor. Zira bu liman, Çin’in Sincan-Uygur bölgesini Fars Körfezi çıkışına bağlayan en yakın nokta ve denize çıkışı olmayan Çin’in geri kalmış bölgelerinin ve diğer Orta Asya devletlerinin ticari kanallarını geliştirmeleri ve ham petrol alımı gerçekleştirmeleri açısından sağladığı imkanlarla bir devrim niteliği taşıyor. Hem Pakistan hem de Çin yönetimi, kendi ülkelerinde ayrılıkçı eğilimlerin güçlendiği iki bölgeyi birbirine ekonomik olarak bağlayarak ABD’nin ayrılıkçılık hamlesini püskürtmeyi hedefliyor.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;amp;postID=879539325616556216#_ftn12" name="_ftnref12"&gt;[12]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çin’in “İnci Şeridi” Stratejisi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Gwadar limanı’nın jeopolitik önemi, bu limanın Çin’e ulaşan petrolün %60’ının, dünya petrolününse %40’ının tankerlerle geçiş yaptığı Hürmüz Boğazı’na oldukça yakın olmasından kaynaklanıyor.&lt;br /&gt;Çin, Fars (Basra) Körfezi’nden kendisine ulaşan petrolün sevkiyatını ABD’nin engellemeyi hedeflediğini saptıyor. Gwadar’daki yapılanması Çin’e, ABD’nin Fars Körfezi’nde bulundurduğu filoların faaliyetlerini izleme ve dinleme yeteneği sağlıyor. Çin bu yolla, bu hayati bölgeden sağlanan enerji sevkiyatını güvence altına almayı amaçlıyor. Bu bakımdan Gwadar, Çin’in geliştirdiği “İnci Şeridi” stratejisinin de en önemli ayağını oluşturuyor. Bu strateji Gwadar’dan Güney Çin Denizi’ne uzanan stratejik limanlar inşa ederek ABD’nin enerji koridoru egemenliğine alternatif bir rota geliştirmeyi ve enerji sevkiyatını güvence altına almayı amaçlıyor.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=879539325616556216#_ftn13" name="_ftnref13"&gt;[13]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ABD Neden “Özgür Belucistan” İstiyor?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;ABD açısından bu bölgede kukla bir Belucistan devletinin kurulması, Çin’in Gwadar limanı ile perçinlenen “İnci Şeridi” stratejisini tersine çevirmeye, dolayısıyla Çin’in bölgedeki yükselişini engellemeye ve Çin’in enerji gereksinimini sağladığı stratejik tanker geçiş noktalarını denetim altına almaya, Pakistan Belucistan’ı üzerinden İran’a sızmaya, İran ile Pakistan arasına kukla bir Beluci devleti sokarak, İran-Çin ve İran-Hindistan arasında varolan boru hattı anlaşmalarını bertaraf etmeye ve ABD’nin bölgedeki askeri varlığını güvence altına almaya yarayacak. Zira sözkonusu boru hatları, Belucistan bölgesinden geçecek. Hedeflenen boru hatları, İran’ın yükselen Çin ve Hindistan ile bölgesel işbirliğini güçlendirmesi bakımından ABD’nin geleneksel Körfez stratejisine büyük bir meydan okuma anlamına geliyor. Ancak esas tehdit, Çin’in Hint Okyanusu’nda varlığını güçlendirmesi ve Fars Körfezi’nin girişinin güvenliğini ele geçiriyor oluşu. Bu durum ABD’nin Körfez’deki varlığına cepheden bir meydan okuma anlamı taşıyor. Tüm bu gelişmeler, ABD ile Çin arasında güçlenen çelişmelerin derinleşeceği ön cephenin Belucistan olacağı düşüncesini güçlendiriyor. ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde Özgür Kürdistan ve Özgür Belucistan olarak ifade edilen kukla devletlerin anlamı daha da belirginleşiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dipnotlar:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;amp;postID=879539325616556216#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt;Sözkonusu haritaya &lt;a href="http://www.armedforcesjournal.com/2006/06/1833899"&gt;http://www.armedforcesjournal.com/2006/06/1833899&lt;/a&gt; adresinden erişmek mümkün. Yeni Ortadoğu’nun sınırlarını gösteren bu haritada, Free Balochistan, yani Özgür Belucistan olarak ifade edilen alanda sadece Gwadar şehrinin gösteriliyor. Bunun rastlantı olmadığı, yazının devamında ifade ettiğim olgulardan da anlaşılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=879539325616556216#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt;Bkz., “US Funds Terror Groups to Sow Chaos in Iran”, The Sunday Telegraph, 25 Şubat 2007, &lt;a href="http://www.telegraph.co.uk/news/main.jhtml?xml=/news/2007/02/25/wiran25.xml"&gt;www.telegraph.co.uk/news/main.jhtml?xml=/news/2007/02/25/wiran25.xml&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;amp;postID=879539325616556216#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Bu konuda bkz, “2007 Zahedan Bombings”, &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/2007_Zahedan_bombings"&gt;http://en.wikipedia.org/wiki/2007_Zahedan_bombings&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=879539325616556216#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; “Report: Weapons Used in Attack in Zahedan, Iran Come From US.”, XINHUA, 17 Şubat 2007, news.xinhuanet.com/english/2007-02/17/content_5751122.htm&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;amp;postID=879539325616556216#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Massoud Ansari, “We will Cut Them Until Iran Asks For Mercy”,&lt;br /&gt;The Daily Telegraph, 17 Ocak 2006, &lt;a href="http://www.telegraph.co.uk/.../news/2006/01/15/wiran15.xml&amp;sSheet=/news/2006/01/15/ixnewstop.html"&gt;www.telegraph.co.uk/.../news/2006/01/15/wiran15.xml&amp;amp;sSheet=/news/2006/01/15/ixnewstop.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=879539325616556216#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Bkz., “Mengal Sees US, India-sponsored War For Free Balochistan”, Daily Times, 22 Aralık 2006, &lt;a href="http://www.dailytimes.com.pk/default.asp?page=2006%5C12%5C22%5Cstory_22-12-2006_pg7_14"&gt;www.dailytimes.com.pk/default.asp?page=2006%5C12%5C22%5Cstory_22-12-2006_pg7_14&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;amp;postID=879539325616556216#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; FPC için bkz., “Foreign Policy Center”, &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Foreign_Policy_Centre"&gt;http://en.wikipedia.org/wiki/Foreign_Policy_Centre&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=879539325616556216#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt; Toplantı hakkında bkz., &lt;a href="http://fpc.org.uk/events/109"&gt;http://fpc.org.uk/events/109&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;amp;postID=879539325616556216#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;[9]&lt;/a&gt; &lt;a href="http://fpc.org.uk/events/117"&gt;http://fpc.org.uk/events/117&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=879539325616556216#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;[10]&lt;/a&gt; Tarique Niazi, “Gwadar: China’s Naval Outpost on the Indian Ocean”, Jamestown Foundation China Brief, 28 Şubat 2005, &lt;a href="http://www.asianresearch.org/articles/2528.html"&gt;http://www.asianresearch.org/articles/2528.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;amp;postID=879539325616556216#_ftnref11" name="_ftn11"&gt;[11]&lt;/a&gt; “Pakistan Launches Strategic Port”, BBC News, 20 Mart 2007, news.bbc.co.uk/2/hi/south_asia/6469725.stm&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=879539325616556216#_ftnref12" name="_ftn12"&gt;[12]&lt;/a&gt; Sudha Ramachandran, “China’s Pearl in Pakistan’s Waters”, Asia Times, 4 Mart 2005, &lt;a href="http://www.atimes.com/atimes/South_Asia/GC04Df06.html"&gt;http://www.atimes.com/atimes/South_Asia/GC04Df06.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;amp;postID=879539325616556216#_ftnref13" name="_ftn13"&gt;[13]&lt;/a&gt; Christopher J. Pehrson, “String of Pearls: Meeting the Challenge of China’s Rising Power”, Temmuz 2006, &lt;a href="http://www.strategicstudiesinstitute.army.mil/pdffiles/PUB721.pdf"&gt;www.strategicstudiesinstitute.army.mil/pdffiles/PUB721.pdf&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2027023786964466955-879539325616556216?l=denizyalcin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizyalcin.blogspot.com/feeds/879539325616556216/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=879539325616556216' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/879539325616556216'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/879539325616556216'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizyalcin.blogspot.com/2007/03/zgr-belucistan-abd-in-atmasnda-n-cephe.html' title='“Özgür Belucistan” ABD-Çin Çatışmasında Ön Cephe mi?'/><author><name>Deniz Yalçın</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02693086481865684396</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/Rgo1nqKV9yI/AAAAAAAAAFg/6L_6ievRObs/s72-c/GWADARveH%C3%9CRM%C3%9CZ.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2027023786964466955.post-3268706881777677062</id><published>2007-03-18T10:54:00.000+02:00</published><updated>2007-03-18T14:24:27.534+02:00</updated><title type='text'>RUSYA'NIN YENİ ASKERİ DOKTRİNİ : "EN BÜYÜK TEHDİT ABD"</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/Rfz-ref7DpI/AAAAAAAAAE4/5EdtEefxUA0/s1600-h/putinveIVANOV.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5043185705622900370" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/Rfz-ref7DpI/AAAAAAAAAE4/5EdtEefxUA0/s320/putinveIVANOV.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;DENİZ YALÇIN&lt;br /&gt; &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;AYDINLIK, 18 MART 2007&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rusya, 1993'te yürürlüğe giren ve 2000 yılında Putin'in iktidara gelmesi ile birlikte kısmi değişikliklere uğrayan askeri doktrinini değiştiriyor. Rusya Güvenlik Konseyi tarafından 5 Mart'ta yapılan açıklama, bu yöndeki çalışmalarda son aşamaya gelindiğini gösteriyor.&lt;br /&gt;Yeni askeri doktrinde, küresel terörizmin birinci tehdit olduğunu saptayan bir önceki yaklaşım değiştiriliyor ve Rusya'ya dönük birincil tehdidin ABD ve NATO kaynaklı olduğu ifade ediliyor.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3268706881777677062#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;NATO'nun aşırı güçlenmesinin ve Rusya'yı çevreleyecek biçimde sistemli bir genişleme seyri izlemesinin Rusya'yı yeni bir askeri doktrin hazırlamaya ve değişen tehdit sıralamasını bu doktrine yansıtmaya sevk ettiğinin ifade edildiği açıklamayı, Rusya Genelkurmay Başkanı Yuri Baluyevsky'nin Şubat ayında sarf ettiği şu sözleri tamamlıyor: "Rusya'nın geleneksel etki alanlarında giderek güçlenen ABD ekonomik, askeri ve siyasi varlığı, en önemli ulusal güvenlik sorunu haline geldi. Rusya bugün Soğuk Savaş döneminde olduğundan daha büyük askeri tehditlerle karşı karşıya ve ülkenin yeni bir askeri doktrine gereksinimi var."&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;amp;postID=3268706881777677062#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;strong&gt;Fiilen Yürürlüğe Girdi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Rus Güvenlik Konseyi, yeni askeri doktrinin taslak halde olduğunu ve yıl sonuna doğru devlet başkanının onayına sunulacağını belirtse de, son haftalarda yaşanan üç önemli gelişme, yeni doktrinin fiilen yürürlüğe konduğunu gösteriyor.&lt;br /&gt;Bu gelişmelerin başında Putin'in 13 Şubat'ta Münih Uluslararası Güvenlik Konferansı'nda yaptığı konuşma geliyor. Putin'in ABD'yi uluslararası güvenliğin önündeki asli engel olarak gösterdiği bu konuşma, Rusya'ya dönük esas tehdidin ABD ve NATO kaynaklı olduğunu belirten yeni askeri doktrinin kapsamlı bir dışavurumuydu.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3268706881777677062#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İkinci önemli gelişme, Sergey Ivanov'un Savunma Bakanı olarak Duma'da yaptığı son konuşmasında, Rus Ordusu'nun önümüzdeki on yıllık süreçte modernizasyonunu sağlayacak biçimde güçlendirileceğini ve bu eksende de 2007 yılında Rusya'nın savunmaya ayırdığı payın 31.6 milyar Dolar’a yükseltileceğini açıklamasıydı. Bu miktar, 2002 yılına göre savunma harcamalarında 4 katlık bir artışın gerçekleştirilmesi anlamına geliyor.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3268706881777677062#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Oldukça önemli son gelişme ise, Putin'in Rus Ordusu için geniş çaplı bir modernleşme programı açıklayan Savunma Bakanı Sergei Ivanov'u geçtiğimiz günlerde kapsamlı yetkilerle donatarak Başbakan Birinci Yardımcılığı ve Başkomutan Yardımcılığı görevine getirmesiydi. &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;amp;postID=3268706881777677062#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;Putin'in devlet başkanlığı görevine geldiği tarihten bu yana yakın çalışma ekibinde bulunan Ivanov, bu atama sonucunda askeri ve buna bağlı sivil endüstrinin en gelişmiş alanlarına hükmetme yetkisiyle donatıldı. Ivanov'un yetki sahasında, askeri endüstri birimlerinin yanında iletişim, uzay araştırmaları, nükleer, bilimsel ve teknolojik araştırmalardan sorumlu devlet organları bulunuyor. Bunun yeni askeri doktrin açısından nasıl bir anlam ifade ettiğini, Rusya Genelkurmay Başkanı Baluyevsky'nin şu sözlerinden anlamak mümkün: "Yeni askeri doktrin, tüm ulusal savunma birimlerini eşgüdümlü kılmayı amaçlıyor. Yeni doktrine uygun olarak hükümet ve sivil kurumlar askeri güvenlik sorunlarını çözmek için birlikte çalışabilecekler."&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3268706881777677062#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Baluyevsky'nin açıklamalarından, Ivanov'un atamasının ve yetki sahasının genişliğinin yeni askeri doktrin çerçevesinde alınmış bir karar olduğu anlaşılıyor. Bu durum, Putin'in çevresindeki Atlantik karşıtı, "siloviki" grubunun devlet başkanlığı görevine Ivanov'u hazırladığı düşüncesini de güçlendiriyor.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;amp;postID=3268706881777677062#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Rusya, yeni dönemin yeni tehditlerine göğüs gerecek doktrini için gerekli iktidar yapılanmasını hızlandırıyor.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ABD’nin Füze Savunma Sistemi Planı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Rusya'nın yeni askeri doktrinindeki tehdit sıralamasında ABD ve NATO'yu birinci sıraya yerleştirmesinin ardında hangi gelişmelerin etkisi var? Bu noktada birinci önemli gelişme NATO’nun sürekli olarak Rusya’yı çevreleyecek biçimde genişlemesi. İkinci önemli güncel gelişmeyse, ABD'nin Polonya ve Çek Cumhuriyeti'nde füze savunma sistemi ve radar üssü kurmayı planladığını açıklaması.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3268706881777677062#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt; Rusya, ABD’nin kurmayı planladığı füze savunma sistemlerinin kendisini hedef aldığını saptıyor.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ABD Neyi Hedefliyor?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;ABD, Polonya ve Çek Cumhuriyeti'ne yerleştirmeyi planladığı füze savunma sistemi ve radar üssü ile, olası bir İran ya da Kuzey Kore nükleer saldırısına karşı savunma sistemini güçlendirmeyi amaçladığını ifade ediyor. Rus yetkililerse yaptıkları açıklamalarda, İran ya da Kore'den böyle uzun menzile sahip füzelerin fırlatılmasının imkansız olduğunu ve asıl hedefin Rusya'nın füze sistemi olduğunu belirtiyorlar. &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;amp;postID=3268706881777677062#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Polonya ve Çek Cumhuriyeti ABD'nin önerisine olumlu yaklaşıyor. AB içinde ABD'nin truva atı işlevini gören bu iki yeni NATO üyesi devletin geleneksel Rusya düşmanı siyasetine de yaslanan ABD, bir yandan da benzer bir sistemi Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan'da kurmak için pazarlıklar yürütüyor.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3268706881777677062#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt; Diğer bir önemli gelişmeyse, yine AB içindeki Atlantikçi güç İngiltere'de Başbakan Tony Blair'in, 14 Mart'ta, İşçi Partisi'nin 90 milletvekilinin “hayır” oyu verdiği nükleer yenilenme yetki yasasını muhafazakarların desteğiyle Parlamento'dan geçirmiş olması.  Buna göre İngiltere, Amerikan yapımı D5 Trident uzun menzilli nükleer başlıklı füze sisteminin ömrünün 2040'a kadar uzatılması yönündeki ABD planına dahil olacak ve bu füzeleri taşıması için yeni denizaltılar inşa edecek. &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3268706881777677062#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;[11]&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ABD’nin AB’yi Rusya’yla Karşı Karşıya Getirme Taktiği mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;ABD, füze savunma sistemi tartışmaları ekseninde AB içindeki Atlantikçi güçleri harekete geçirerek, bir yandan Rusya'yı çevrelemeyi, diğer yandansa AB içinde varolan çatlakları derinleştirmeyi amaçlıyor. Bu sayede Almanya-Fransa ekseni ile Rusya arasındaki ilişkileri zedelemeyi de hedefliyor.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;amp;postID=3268706881777677062#_ftn12" name="_ftnref12"&gt;[12]&lt;/a&gt; Dolayısıyla ABD'nin füze kalkanı planı, AB içindeki Atlantik merkezli bölünmeyi gözler önüne sermesi bakımından oldukça önemli bir örnek oluşturuyor. Bu örnek kapsamında Danimarka, İngiltere, Çek Cumhuriyeti ve Polonya merkezli Atlantikçi kanat ABD'nin füze kalkanı projesini desteklerken, başta Almanya ve Fransa olmak üzere Avusturya, Lüksemburg gibi ülkeler bu projeye şiddetle karşı çıkıyor. Bu konuda Lüksemburg Dışişleri Bakanı Jean Asselborn'un açıklaması, Avrupacı çizginin Rusya yanlısı tutumunu sergiliyor: "Rusya'yı köşeye sıkıştırırsak, Avrupa'nın istikrara kavuşması mümkün olmaz. Polonya ve Çek Cumhuriyeti'ne Avrupacı pozisyonda kalmaları için yardım etmeliyiz."&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3268706881777677062#_ftn13" name="_ftnref13"&gt;[13]&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Chirac ve Merkel’den Ortak Tutum&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;ABD'nin füze kalkanı projesi ile yaratmaya çalıştığı bölünmeye ve Almanya-Fransa ekseni ile Rusya arasındaki ilişkileri zedelemeye dönük taktiğine karşı en sert tepkilerse Fransa Cumhurbaşkanı J. Chirac ile Almanya Başbakanı Merkel'den geldi.&lt;br /&gt;Chirac yaptığı açıklamada, ABD'nin planının kıtayı bölebileceğini ve yeni bir soğuk savaşı başlatabileceğini belirtti ve ABD'nin Rusya'nın füze kalkanları projesi konusundaki endişelerini dikkate almak zorunda olduğunu ifade etti.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;amp;postID=3268706881777677062#_ftn14" name="_ftnref14"&gt;[14]&lt;/a&gt; Benzer bir açıklamanın Rusya Savunma Bakanı tarafından Şubat ayında yapılmış olması da dikkat çekiciydi. Rusya Savunma Bakanı Ivanov, ABD’nin Polonya ve Çek Cumhuriyeti’nde kurmayı planladığı füze savunma ve radar sistemlerinin “yeni Berlin Duvarı” olacağını belirtti ve bunun Avrupa’yı yeniden böleceği uyarısında bulundu.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3268706881777677062#_ftn15" name="_ftnref15"&gt;[15]&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Schröder: “ABD’nin Amacı Rusya’yı Kuşatmak”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Almanya Başbakanı Merkel de, böyle bir kararın ABD’nin ikili ilişkileri aracılığıyla alınamayacağını, konunun Rusya ile ilişki içinde, NATO ve AB çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;amp;postID=3268706881777677062#_ftn16" name="_ftnref16"&gt;[16]&lt;/a&gt; Almanya eski Başbakanı Schröder ise, ABD’nin kurmayı planladığı füze kalkanı sisteminin esas amacının Rusya’yı çevrelemek olduğunu belirtti. Schröder, ABD’nin bu planının AB’nin Rusya ile ilişkilerini daha da güçlendirmesi gereken bir dönemde gündeme geldiğinin altını çizerek, “bizim yapmamız gereken ABD’nin yaptığının tam tersidir” dedi.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3268706881777677062#_ftn17" name="_ftnref17"&gt;[17]&lt;/a&gt; Almanya eski başbakanlarından Schmitt’in açıklamaları da bu yöndeydi. Tüm bu gelişmeler, ABD ile Avrupa arasındaki çelişmelerin Rusya’ya karşı alınan tutum ekseninde derinleştiğini göstermesi bakımından büyük önem taşıyor. Füze savunma sistemi üzerinden derinleşen yarılma, Almanya-Fransa-Rusya hattını ABD karşısında daha da görünür kılıyor.&lt;br /&gt;&lt;a href="mailto:denizyalcin7@yahoo.com"&gt;denizyalcin7@yahoo.com&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Dipnotlar:&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3268706881777677062#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; “Russian Generals Put Old Foe Back Into Their Sights”, The Guardian, 7 Mart 2007, “Rusya Şahinleşiyor”, Milliyet, 8 Mart 2007&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3268706881777677062#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; “Kremlin: Russia to Revise Military Doctrine to Respond to Growing Role of Force in the World”, International Herald Tribune, 5 Mart 2007, &lt;a href="http://www.iht.com/articles/ap/2007/03/05/europe/EU-GEN-Russia-Military-Doctrine.php"&gt;http://www.iht.com/articles/ap/2007/03/05/europe/EU-GEN-Russia-Military-Doctrine.php&lt;/a&gt;,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3268706881777677062#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Putin’in konuşmasının tam metni için bkz.,&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.tsk.mil.tr/haberler_olaylar/uluslararasi_gelismeler/munih_guvenlik_konferasi/putininkonusmasi_15022007.htm"&gt;http://www.tsk.mil.tr/haberler_olaylar/uluslararasi_gelismeler/munih_guvenlik_konferasi/putininkonusmasi_15022007.htm&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3268706881777677062#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Victor Yasman, “Russia: Reviving the Army, Revising Military Doctrine”, RFERL, 12 Mart 2007,&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://www.rferl.org/featuresarticle/2007/03/63173250-a8b3-40d0-a26d-219ed25d91b2.html"&gt;http://www.rferl.org/featuresarticle/2007/03/63173250-a8b3-40d0-a26d-219ed25d91b2.html&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;amp;postID=3268706881777677062#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Marcel de Haas, “Russia’a Upcoming Revised Military Doctrine”, 26 Şubat 2007, Power and Interest News Report, &lt;a href="http://www.pinr.com/report.php?ac=view_report&amp;report_id=622&amp;amp;language_id=1"&gt;http://www.pinr.com/report.php?ac=view_report&amp;report_id=622&amp;amp;language_id=1&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3268706881777677062#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; “Russia Proposes New National Military Doctrine”, People’s Daily, 13 Şubat 2007, &lt;a href="http://english.people.com.cn/200702/13/eng20070213_349630.html"&gt;http://english.people.com.cn/200702/13/eng20070213_349630.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3268706881777677062#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Siloviki, öncelikle Yeltsin döneminde ama esas olarak Putin döneminde kritik pozisyonlara atanan eski üst düzey ordu, emniyet ve istihbarat örgütü mensuplarının oluşturduğu yönetici ekibi tanımlamak için kullanılan ve “güçlü adam” anlamına da gelen bir terim. Tam karşılığı “güç, iktidar”. Bu ekip, Putin’in politikaları üzerinde oldukça etkili. Bağımsız dış politika ve devletçi ekonomi modelini savunan ekiple ilgili olarak bkz.,&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Silovik"&gt;http://en.wikipedia.org/wiki/Silovik&lt;/a&gt;; Ian Bremmer ve Samuel Charap, “The Siloviki in Putin’s Russia: Who They Are and What They Want”, The Washington Quarterly, Cilt: 30, Sayı: 1, Kış 2006-07, ss.83-92, &lt;a href="http://www.twq.com/07winter/docs/07winter_bremmer.pdf"&gt;http://www.twq.com/07winter/docs/07winter_bremmer.pdf&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3268706881777677062#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt; “Missile shield in Poland, Czech Republic to counter Iran: Rice”, Yahoo News, 21 Şubat 2007,&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://news.yahoo.com/s/afp/20070221/pl_afp/polandczechusrussia_070221200600"&gt;http://news.yahoo.com/s/afp/20070221/pl_afp/polandczechusrussia_070221200600&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3268706881777677062#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;[9]&lt;/a&gt; “US. missile shield plans in Europe target Russia – expert”, Ria Novosti, &lt;a href="http://news.rin.ru/eng/news/9868/1/"&gt;http://news.rin.ru/eng/news///9868/1//&lt;/a&gt; ; Rusya’nın AB Temsilcisi Vladimir Chizhov’un açıklaması da bu yönde:  “İran’ın Polonya ya da Çek Cumhuriyeti menzilinde füze gönderecek kapasiteye ulaşacağına inanmamız için bir neden yok. En iyi geliştirilmiş füzenin menzili 1500 km’den az.”, Bkz., “Türkiye ve İran Düşman Değil”, Cumhuriyet, 9 Mart 2007&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3268706881777677062#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;[10]&lt;/a&gt; “US Missile Shield in Ukraine, Caucasus could spark regional crisis with Russia”, Küresel Araştırmalar Enstitüsü (Global Research), 2 Mart 2007, &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://www.globalresearch.ca/index.php" context="'viewArticle&amp;amp;code=" articleid="4994"&gt;http://www.globalresearch.ca/index.php context=viewArticle&amp;amp;code=20070305&amp;articleId=4994&lt;/a&gt; ve “Kafkasya'ya da ABD kalkanı”, &lt;a href="http://www.rusya.ru/tur/index/russia_turkey?id=1080"&gt;http://www.rusya.ru/tur/index/russia_turkey?id=1080&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3268706881777677062#_ftnref11" name="_ftn11"&gt;[11]&lt;/a&gt; “Blair wins key vote on missile defense plan”, International Herald Tribune, 14 Mart 2007, ayrıca bkz.,&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://news.bbc.co.uk/2/hi/uk_news/politics/4805768.stm"&gt;http://news.bbc.co.uk/2/hi/uk_news/politics/4805768.stm&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3268706881777677062#_ftnref12" name="_ftn12"&gt;[12]&lt;/a&gt; Federico Bornodaro, "B.M.D. Debate Heats Up in Europe", PINR, &lt;a href="http://www.pinr.com/report.php?ac=view_report&amp;amp;report_id=628&amp;language_id=1"&gt;http://www.pinr.com/report.php?ac=view_report&amp;amp;report_id=628&amp;language_id=1&lt;/a&gt; ;&lt;br /&gt; Rusya da meseleyi bu yönde saptıyor: “ US missile shield plan risks sowing EU disunity”, Ria Novosti, &lt;a href="http://news.rin.ru/eng/news/9905/"&gt;http://news.rin.ru/eng/news///9905/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3268706881777677062#_ftnref13" name="_ftn13"&gt;[13]&lt;/a&gt; “EU rifts deepen over US missile shield plan”, EU Observer, 6 Mart 2007, &lt;a href="http://euobserver.com/9/23630"&gt;http://euobserver.com/9/23630&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;amp;postID=3268706881777677062#_ftnref14" name="_ftn14"&gt;[14]&lt;/a&gt; “Chirac hits at US missile plans”, Financial Times, 10 Mart 2007&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3268706881777677062#_ftnref15" name="_ftn15"&gt;[15]&lt;/a&gt; “Russia's Ivanov slams U.S. missile shield plans in Europe”, Ria Novosti, 9 Şubat 2007, &lt;a href="http://en.rian.ru/world/20070209/60466486.html"&gt;http://en.rian.ru/world/20070209/60466486.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3268706881777677062#_ftnref16" name="_ftn16"&gt;[16]&lt;/a&gt; “Merkel sharpens tone on U.S. missile shield”, International Herald Tribune, 13 Mart 2007,&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;a href="http://www.iht.com/articles/2007/03/13/news/germany.php"&gt;http://www.iht.com/articles/2007/03/13/news/germany.php&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www2.blogger.com/post-edit.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3268706881777677062#_ftnref17" name="_ftn17"&gt;[17]&lt;/a&gt; “Schröder faults U.S. on missile shield”, International Herald Tribune, 11 Mart 2007, http://www.iht.com/articles/2007/03/11/news/shield.php ; “US Missile Shield Plan Under Fire From Ex-Chancellor Schröder”, Deutsche Welle, 12 Mart 2007, &lt;a href="http://www.dw-world.de/dw/article/0,2144,2380479,00.html"&gt;http://www.dw-world.de/dw/article/0,2144,2380479,00.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2027023786964466955-3268706881777677062?l=denizyalcin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizyalcin.blogspot.com/feeds/3268706881777677062/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3268706881777677062' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/3268706881777677062'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/3268706881777677062'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizyalcin.blogspot.com/2007/03/rusyanin-yeni-askeri-doktrini-en-byk.html' title='RUSYA&apos;NIN YENİ ASKERİ DOKTRİNİ : &quot;EN BÜYÜK TEHDİT ABD&quot;'/><author><name>Deniz Yalçın</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02693086481865684396</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/Rfz-ref7DpI/AAAAAAAAAE4/5EdtEefxUA0/s72-c/putinveIVANOV.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2027023786964466955.post-7449245846237047160</id><published>2007-03-03T10:32:00.000+02:00</published><updated>2007-03-03T10:42:10.286+02:00</updated><title type='text'>KÜBA DEVRİMİ VE VATAN SAVUNMASI</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/Rek0o1CIh5I/AAAAAAAAAEs/fnKb7YnZ7Ug/s1600-h/castrovechavez.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5037615534226048914" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/Rek0o1CIh5I/AAAAAAAAAEs/fnKb7YnZ7Ug/s320/castrovechavez.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;DENİZ YALÇIN&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Özgürlüğümüze ulaşmak için, 19. yüzyılda yaklaşık 30 yıl boyunca İspanya'ya karşı mücadele verdik. Amerika Birleşik Devletleri'nin askeri işgaliyle hayallerimiz yıkılınca, 50 yıl sonra bir şekilde mücadelemiz yeniden başladı, halkımıza bağımsızlık ve şeref kazandıran Devrim zafer kazandı. Bu yol boyunca, Machado ve Batista gibi kanlı diktatörler görüldü. Yarım yüzyıldır, tarihte bilinen en güçlü imparatorluğun saldırılarına yenik düşmedik ve Amerikan kıyısına sadece 90 mil ötede, tamamen hümanist bir devrimle, ulusal bağımsızlığımızı ve şerefimizi savunarak, hiç aksamadan, dimdik ayakta duruyoruz.”&lt;br /&gt;Ernesto Gomez Abascal- Küba Büyükelçisi&lt;/em&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;&lt;em&gt;[1]&lt;/em&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Giriş&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20. yüzyılın bütün devrimleri gibi Küba Devrimi de, 19. yüzyılın ulusal bağımsızlık savaşçılarından, demokratik devrim önderlerinden devralınan bayrağın emperyalizme karşı “vatan savunması” temelinde yükseltilmesiyle zafere ulaştı.&lt;br /&gt;Küba Devrimi, 10 Mart 1952’de yönetime el koyan Batista cuntasına karşı yükseltilen savaşın içinde gelişti. Kendisini dayandırdığı önder ise, 19. yüzyılın uzun bağımsızlık savaşının önderi Jose Marti’ydi. Öyle ki Fidel Castro, 26 Temmuz 1953’te bir grup yurtsever devrimci ile gerçekleştirdikleri Moncada Kışlası baskınının ardından tutuklanmış, mahkemede devrimin programı olarak da bilinen “Tarih Beni Haklı Çıkaracaktır” başlıklı ünlü konuşmasını yapmış ve köklerini Jose Marti’ye dayandırmıştı. Ernesto Gomez Abascal’ın ifadesiyle, “Fidel, Marti’nin bir devamıydı ve onun 1895’te hayata gözlerini erken kapaması nedeniyle yapamadıklarını, Fidel tamamlamıştı.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;30 yıllık mücadelenin sonunda İspanyol sömürgeliğinden kurtulan, ancak 1898’de ABD’nin yarı sömürgesi haline gelen Küba’da devrim gerçekliğini belirleyen unsur, vatan ve “toprak” mücadelesi olmuştur. Köylü sorununun bu konudaki merkeziliği dikkate değerdir. Bu makalenin ilerleyen kısımlarında vatan savunması ile topraksız köylülerin “toprak” savaşımı arasındaki bağlantının derecesi ve devrimci güçlerin bu bağlantıyı harekete geçirmedeki başarısı vurgulanacaktır.&lt;br /&gt;Yöntem açısından bir ayrıma gitmekte ve Ernesto Che Guevara’nın önerisini dikkate almakta yarar var: “Gerçekte Küba Devrimi’nin kesinlikle farklı iki aşamasını birbirinden ayırdetmek gerekir: 1 Ocak 1959’a kadar süren silahlı eylem ve o tarihten sonraki politik, ekonomik ve toplumsal dönüşümler.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Birinci dönem, Batista’nın 10 Mart 1952’de gerçekleştirdiği darbe ile başlar, Ocak 1959’da Batista diktatörlüğünün devrilmesi ve Fidel Castro’nun önderliğindeki 26 Temmuz Hareketi’nin iktidara uzanması ile tamamlanır. İkinci dönem, içerideki emperyalizm işbirlikçisi kesimlerin siyasal alandan ve devlet aygıtından tasfiyesi ve devrimci programın uygulanması sonrasında, Devrim’in ABD emperyalizminin çıplak tehditleriyle ve askeri saldırganlığıyla çarpışması sürecine şaret eder. ABD’nin 1961’deki Domuzlar Körfezi Çıkarması ve 1962 Füze Krizi, bu süreçte Küba Devrimi ile emperyalizm arasındaki çelişkilerin keskinliğini göstermesi bakımından iki önemli duraktır.&lt;br /&gt;Özetle, Küba’nın Ocak 1959’a kadar ABD emperyalizmi ile karşılaşması Batista diktatörlüğünün emperyalist bağlaşıkları ile birlikte Küba’ya dayattığı baskıcı politikalar nezdinde gerçekleşmiştir. Devrim, bu süreçte Batista nezdinde ABD emperyalizmi ile savaşmıştır. İkinci dönem, Batista’nın ve müttefik güçlerinin tasfiyesi sonrasında ABD emperyalizmi ile mücadelenin toplumsal devrimler yoluyla ilerletildiği dönem olarak belirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Birinci Dönem: 1952-1959&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bu dönem, gerek ABD emperyalizminin ekonomik açıdan ülkeyi yarı sömürge konumuna sürüklemesi ve kırsal kesimde proleterleşmeyi pekiştirmesi gerekse ülkeyi ekonomik olarak tamamen ABD tekellerine bağımlı kılan Batista’nın bu politikaları baskı aygıtları eşliğinde Küba halkına dayatmasının doğurduğu güçlü “devrimci durum”un belirginleşmesi olguları ile görünürleşir. Süreç 10 Mart 1952’de Batista’nın askeri darbe sonucu yönetime el koyması ile başlamıştır. Batista diktatörlüğüne karşı mücadelede ilk önemli eylemse 1953’te gerçekleştirilmiştir. 1953 yılının 26 Temmuz’unda Fidel Castro’nun öncülüğünde bir grup devrimcinin Moncada Kışlası’na baskın gerçekleştirmesinin ardından isyan bastırılmış, devrimcilerin birçoğu işkenceden geçirilmiş, Castro tutuklanmıştır. 1955 yılında genel afla salıverilen Castro Meksika’ya geçmiş; burada güç toplayan devrimciler, 1956 yılında Granma adlı bir tekneyle Küba’ya, Batista’yı devirmek amacıyla geri dönmüşlerdir. Batista’nın üzerlerine sürdüğü askerlerin yoğun saldırısıyla dağılan devrimci güçler, Sierra Maestra eteklerine çekilmiş ve burada gerilla mücadelesini başlatmışlardır. Önce yoksul köylülük gerilla mücadelesine kazanılmış, ardından Batista rejiminin giderek zayıflatılması ile işçi sınıfı ve öğrenci hareketi de 26 Temmuz Hareketi ile birleşme yolunu seçmiştir. Genel grevlerle yıpratılan Batista rejimi, 1958 yılının son günlerinde devrilmiş, Batista ABD’ye kaçmış ve devrim güçleri Ocak 1959’da iktidarı ele geçirmişlerdir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İkinci Dönem: 1959-1962&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Devrim güçlerinin iktidarı ele geçirmesinin ardından 26 Temmuz Hareketi’nin programı uygulamaya geçirilmiş, geniş çaplı bir toprak reformu başlatılmış, eğitim ve sağlık seferberliği ilan edilmiş, ülkenin dışa bağımlılığının ortadan kaldırılması için Amerikan tekellerinin ayrıcalıkları kaldırılmış ve sanayide millileştirmeler başlatılmıştır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Öte yandan devrimci iktidar 1961’de devrimin yönünün sosyalizm olduğunu ilan etmiş ve 26 Temmuz Hareketi’ni, Sosyalist Halk Partisi’ni (Komünist Parti) ve Devrimci Direktuvar’ı (Öğrenci Hareketi’nin örgütü) birleştirmiştir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Emperyalizme karşı mücadelede birlik siyaseti, ilerici güçlerin işçi sınıfı ve köylülük lehine programı uygulamaları adına ön açıcı olmuştur.&lt;br /&gt;Devrimci yönetim tarafından çıkarları tehdit edilen ABD emperyalizminin bu uygulamalara yanıtı, askeri olarak Küba’ya dönük tehdit ve ambargoların arttırılması olmuştur. 17 Nisan 1961’de ABD’nin CIA destekli Domuzlar Körfezi Çıkartması ile Küba’yı işgal girişimi bu süreci tırmandırmıştır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Küba Devrimi’ni gerçekleştiren 26 Temmuz Hareketi’nin “vatan savunması” merkezli direnişi ile ABD emperyalizminin saldırganlığı püskürtülmüş olmakla birlikte, Ekim 1962’deki Füze Krizi sonucunda ABD’nin askeri tehditleri daha da artmıştır. ABD emperyalizmi her yolu deneyerek devrimi hedef almıştır. Fidel Castro, bu dönemde ABD emperyalizmi tarafından yürütülen askeri saldırı kampanyasını şöyle özetlemektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“1961 Kasımındaki Giron sahili olayından 1963 yılı Ocak ayına kadar, yani on dört ay içinde, Küba’ya karşı 5780 terörist eylem gerçekleştirildi. Bunların 717 tanesi sanayi kuruluşlarımıza karşı düzenlenmiş ciddi saldırılardı. Bu terörün bir sonucu olarak 3.500’den fazla insan öldü, 2.000’den fazlası sakat kaldı... Ülkemiz 45 yıldan fazladır süren, tarihin en uzun ekonomik savaşına ve bitmek bilmez, vahşi bir terörizm saldırısına hedef oldu. Şekerkamışı plantasyonlarına yangın bombaları atan uçaklar göndermeye başladılar.. Gazete sahipleri, bugün Venezuela’da Chavez’e karşı yaptıkları gibi, devrim karşıtı saldırıları teşvik ediyorlardı.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küba’da devrimci süreci derinleştiren ve ülkeyi sosyalizme doğru götüren pratik, bu koşulların ürünüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Devrim Öncesi Sosyo-Ekonomik Durum&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Küba’da işçi sınıfının ve yoksul köylülüğün mücadelesi, doğuşu bakımından, emperyalizme karşı mücadele ile iç içedir. 19. yüzyılın sonlarına doğru endüstrinin gelişmesi ile birlikte güçlenen işçi sınıfının 1892’de gerçekleştirdiği Birinci Ulusal İşçi Kongresi’nde mücadele önceliğini “ulusal bağımsızlık” ve “demokrasi” olarak belirlemesi bunun kanıtıdır. Küba’da devrim öncesi koşullara bakıldığında da, bu hattın sürdürüldüğü görülür. Emperyalizm tarafından baskı altına alınan sınıflar açısından bu, nesnel zorunluluk, hayatın dayatmasıdır.&lt;br /&gt;Küba Devrimi öncesi sosyo-ekonomik koşullara bir göz atmak bunu kanıtlar. Devrim öncesi Küba’nın içinde bulunduğu sosyo-ekonomik ve siyasal sorunların en zorluları, ekonominin hemen bütün alanlarına Amerikan sermayesinin sızmasıyla doğrudan ilgilidir. 1958’de Küba’daki Amerikan yatırımlarının toplam miktarı 1 milyar doları aşmış, son 13 yılda Amerikan tekellerinin karı 823 milyon ABD doları geçmiş ve bunun yarım milyar dolardan fazlası da, ülke dışına çıkarılmıştır. ABD tekelleri Küba’nın telgraf ve elektrik şebekesinin %90’ını, demiryollarının %50’sini, maden sanayisinin %90’ını, kamu işletmelerinin %80’ini, petrol sanayisinin %10’unu, banka mevduatlarının %25’ini ve işlenen toprakların %25’ini denetim altında tutmaktaydı.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Diktatör Batista dönemi, Amerikan tekelleri için “altın çağ” olmuştu. Batista’nın iktidarı ele geçirdiği andan Küba Devrimi’nin zaferine kadar geçen sürede ülkenin tek gerçek efendisi Amerikan emperyalizmi’dir. Öyle ki, 1958 yılında Küba’nın toplam ithalatının %70’i, toplam ihracatının %60’ı ABD’nin payına düşmekteydi. Batista yönetiminin düşmesine doğru Amerikan sermayesi, hizmetlerle ilgili işletmelerin %80’ini, maden yataklarının %90’ını ve şeker sanayisinin %40’ını ele geçirmişti.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Devrim ve Topraksız Köylülerin Rolü&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Küba tarihi açısından “toprak” sorunu ilerici hareketlerin gelişmesinde belirleyici niteliktedir. 19. yüzyılda Jose Marti’nin başlattığı bağımsızlık hareketi içinde ilk kıvılcımı, Oriente eyaletindeki radikal köylüler yakmış ve bunun sonucunda On Yıl Savaşları başlamıştı. Bu savaş, Küba’nın ulusal kimliğini tanımayı reddeden ve çökmekte olan bir büyük emperyal güce (İspanya) karşı gelişen ulusalcı tepkinin ürünüydü.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;[11]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;1950’li yıllarda beliren devrimci hareketin Küba’nın doğusundaki Oriente bölgesinde gelişmesi ve buradaki topraksız köylü kitlesinin devrimci mücadele içine çekilmesi de rastlantı değildi. Bu kez savaş, tarımsal arazilerin çoğunluğunu ele geçiren ABD emperyalizmine ve onun büyük toprak sahibi müttefiklerine karşı veriliyordu.&lt;br /&gt;Topraksız köylülerin emperyalizm karşısında devrimci mücadeleye katılmasının ardında yatan sınıfsal dinamik Batista döneminde keskinleşmişti. Batista döneminde yabancı sermayeyi özendirme politikası, Amerikan şirketlerinin elinde görülmemiş ölçüde tarımsal arazi birikmesiyle sonuçlandı. Bu şirketler ülkenin en verimli topraklarının %30’una sahip olmuşlardı. Yalnızca üç Amerikan şeker tekelinin sahip olduğu toprağın büyüklüğü, 62 bin köylünün sahip olduğu toprağın 2.5 kat üstündeydi. Grineviç’ten aktaralım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Devrim öncesi Küba’da toprak mülkiyetinin en karakteristik özelliği, toprakların büyük tarım burjuvaziyle latifundistlerin elinde olağanüstü ölçüde birikmesi ve geniş köylü yığınlarının ya hiç toprağa sahip olmamaları ya da yok denecek kadar az topraklarının bulunmasıydı... Ülkenin işlenebilir topraklarının %46’sı, %.7.5 oranındaki işletmelerin elindeydi... Küba’nın devrim öngünlerindeki dış ekonomik ilişkilerinin ortaya koyduğu sonuç şuydu: Birincisi, Küba’ya yatırım yapan ABD tekelleri, onun bir şeker üreticisi olarak tek yanlı gelişmesini iyice pekiştirmişlerdi. İkincisi, karşılıklı anlaşmalar yoluyla ABD, Küba’nın şeker kotasını tümüyle kendi pazarına bağlamış ve Küba’nın dış ticaretini, eşitsiz Küba-ABD ilişkilerinin önemli bir halkası yapmıştı.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn12" name="_ftnref12"&gt;[12]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu koşullarda Küba Devrimi’nin emperyalizme karşı mücadelesinde ezilen köylü sorununun ele alınışı, devrimin geleceği açısından belirleyici rol oynamıştır. Devrim, topraksız köylüye en çok istediği şeyi, toprağı vaad etmiştir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn13" name="_ftnref13"&gt;[13]&lt;/a&gt; Toprak mücadelesini “vatan” mücadelesi ile birleştiren dinamik burada saklıdır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Che’nin sözleriyle;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Fidel Castro &lt;strong&gt;"Tarih Beni Haklı Çıkaracaktır"&lt;/strong&gt; da, devrimin bugün hemen hemen tümüyle eriştiği hedefleri saptamıştır. Devrim, ekonomik alandaki mücadelenin şiddetlenmesi sayesinde, bu hedefleri aşmış, buna paralel olarak ulusal ve uluslararası politika planlarında kökleşme ve radikalleşmeye varmıştır. Çıkarmanın hemen ardından, devrimci güçler yenilgiye uğradı, neredeyse tümü dağıtıldı; sonra yine birleşip gerilla birliklerini oluşturdular. Hayatta kalan ve savaşmaya kesinlikle kararlı olan birkaç kişi, tüm adada kendiliğinden patlama şemasının yanlışlığını anlamışlardı. Savaşın uzun süreceğini, köylülerin katılmasının zorunluluğunu da anlamışlardı. İşte o sıralarda, ilk köylüler gerillacılara katıldı. İki savaş verildi, gerçi birliklerimiz sayıca fazla değildi, fakat kentlerden gelip gerilla çekirdeğini kuran kişilerin köylülere karşı güvensizliğini yoketmesi açısından psikolojik önemi büyüktü. Köylüler de merkez gerilla grubuna güveniyor, özellikle hükümetin gerilla hareketini bastırmak için barbarca öç alma eylemlerine girişmesinden çekiniyorlardı. Bu durumda iki kesin gerçek ortaya çıktı, birbirine bağlı olan bu gerçeklerin ikisi de çok önemliydi: Köylüler, ordunun canavarca gaddarlığının gerilla savaşlarına son vermeye yetmeyeceğini, hükümet askerlerinin gelip köylü evlerini yakacağını, ürünlerini ellerinden alacağını, ailelerini öldüreceğini anlamışlar, en iyi çözümün gerilla birliklerine sığınmak olduğunu, orada hayatlarının korunduğunu görmüşlerdi. Öte yandan, gerillacılarsa köylülüğü kazanmanın giderek daha da zorunlu hale geldiğini biliyorlardı. Köylü kitlelerine yürekten istedikleri birşey vermeliydik. Köylünün en çok özlemini duyduğu şeyse topraktı.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn14" name="_ftnref14"&gt;[14]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Özellikle yoksul köylülüğün devrimci seferberliğe katılması ile birlikte, Batista’ya karşı yürütülen devrim mücadelesi güç kazandı. Bu noktada Che’nin, 1958’de “Sierra Maestra’da uygulanmaya başlanan tarım reformunun bayrağı altında, bu adamlar (topraksız köylüler-benim notum) emperyalizmle çarpışıyorlar. Yeni Küba’nın bu Tarım Reformu’nun temeli üzerinde kurulması gerektiğini biliyorlar.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn15" name="_ftnref15"&gt;[15]&lt;/a&gt; saptaması önemlidir.&lt;br /&gt;Guevara bu durumun sınıfsal tahlilini şöyle koymaktaydı: “Köylü “küçük-burjuva” eğilimine karşın, latifundiya sahipliği sistemini yıkmadan toprak elde etme arzusuna kavuşamayacağını çok çabuk öğrenir. Köylüye toprak vermenin tek yolu olan Tarım Reformu, doğrudan doğruya emperyalistlerin, büyük toprak sahiplerinin, şeker ve hayvancılıktan servet yapmış kodamanların çıkarlarıyla çarpışır. Burjuvazi çıkarlarını savunmak için savaşmaktan korkar. Proletaryanın böyle bir korkusu yoktur. Bu anlamda, devrimin yürüyüşü işçilerle köylüleri birleştirir. İşçiler, büyük toprak sahiplerine karşı ileri sürülen talepleri destekler. Toprak alan yoksul köylüyse, devrimci iktidarı büyük bir bağlılıkla savunur, emperyalist ve karşı-devrimci düşmanlarından korur.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn16" name="_ftnref16"&gt;[16]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;1956 yılında Granma yatıyla Küba’ya çıkan ve Sierra Maestra’da gerilla mücadelesini yükselten Fidel Castro önderliğindeki devrimciler, özellikle bu bölgede (Orient) geniş toprak sahiplerinin ve ABD şirketlerinin uyguladığı şiddet ve baskı politikasına karşı verilen mücadeleye yoksul köylülüğü kazanmaya başlamıştı. Şeker fabrikalarında çalışan işçilerin sendikası ve Komünist Partisi ise Sierra’daki isyanı desteklemekte başlarda tereddüt etmiş, ancak daha sonra harekete katılmıştı.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn17" name="_ftnref17"&gt;[17]&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sonuç: Vatan Savunmasına Öncülük Eden, Devrime de Öncülük Ediyor&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Küba Devrimi ile ilgili olarak bir noktaya daha vurgu yapmakta fayda var. Küba Devrimi’ne öncülük eden güç, Küba Komünist Partisi olmadı. Devrim, 26 Temmuz Hareketi içinde topraksız köylünün harekete geçirilmesinin, kentlerde emperyalizmin ve Batista rejimini destekleyen sarı sendika önderlerinin baskılarına maruz kalan işçi sınıfının Hareket’in Batista rejiminin güçsüzlüğünü ortaya koyması ile birlikte grevli direnişlerle sürece dahil edilmesinin, özellikle aydınların ve Havana Üniversitesi’nde yoğunlaşmış öğrenci hareketinin 1956 Sierra Maestra direnişinin ardından bu hareketle birleşme temelinde eylemlilik göstermesinin, emperyalist tekeller karşısında direnemeyen burjuvazinin milli kesiminin süreci zafere yaklaşırken desteklemesinin ve bazı bölgelerde büyük toprak sahiplerinin pasif rıza göstermesinin ürünüdür. Bu bileşenleri ortaklaştıran payda Batista diktatörlüğünden ve emperyalizmden ülkeyi kurtarmak arayışıdır. Dolayısıyla Küba Devrimi ABD emperyalizmiyle hesaplaşmanın ürünüdür. 26 Temmuz Hareketi’nin başarısı, emperyalizme karşı vatan savunması amacıyla bu sınıfları ortak bir program etrafında birleştirmesinde aranmalıdır.&lt;br /&gt;Dolayısıyla devrimlere öncülük etmenin koşulunun “vatan savunması”na öncülük etmek olduğu Küba pratiğinde de belirginleşmektedir. Her ne kadar Halk Sosyalist Partisi (Küba Komünist Partisi) gerilla mücadelesinin başarı kazanmasıyla birlikte 26 Temmuz Hareketi’ne katılmış ve desteklemiş olsa da, sürece öncülük edecek stratejiyi geliştirememiştir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn18" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn18" name="_ftnref18"&gt;[18]&lt;/a&gt; Küba Devrimi, öncülüğü Komünist Parti tarafından üstlenilmemiş bir sosyalist devrim olarak gelişmesi bakımından özgündür.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn19" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn19" name="_ftnref19"&gt;[19]&lt;/a&gt; Küba örneğinde de görüldüğü üzere vatan savunmasına öncülük eden güç, devrime de öncülük etmiştir. Ernesto Gomez Abascal’ın sözleriyle, “esasen Jose Marti’nin fikirlerini izleyen hümanist Fidel’in devrimci ve siyasi tutumu, 1898’de Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri müdahalesiyle yarıda bırakılan bağımsızlık mücadelesini sonuca ulaştırarak bu eseri de tamamlamıştır.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn20" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn20" name="_ftnref20"&gt;[20]&lt;/a&gt; Devrim’in temel sloganının “Ya Vatan Ya Ölüm” olması da bu pratiğin kanıtıdır.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Dipnotlar:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Ernesto Gomez Abascal, “Fidel”, Küba Büyükelçiliği resmi internet sitesi, &lt;a href="http://emba.cubaminrex.cu/Default.aspx?tabid=7638"&gt;http://emba.cubaminrex.cu/Default.aspx?tabid=7638&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Abascal, a.g.e.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Ernesto Che Guevara, “Küba Devrimi’nin İdeolojisini İncelemek İçin Notlar”, &lt;a href="http://www.sosyalistforum.org/ernesto-che-guevaradan-kuba-devriminin-ideolojisini-incelemek-icin-notlar-t11989.html"&gt;www.sosyalistforum.org/ernesto-che-guevaradan-kuba-devriminin-ideolojisini-incelemek-icin-notlar-t11989.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Bkz., Grineviç, Küba: Devrimin Geçtiği Yol, çev. Mazlum Beyhan, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1995&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Küba Devrimi’nin gerçekleştirdiklerinin listesi için bkz.,&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.antimai.org/muh/castro40yil.htm"&gt;http://www.antimai.org/muh/castro40yil.htm&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Bkz., Ignacio Ramonet, Fidel Castro: İki Ses Bir Biyografi, çev. Bülent Levi, Doğan Kitap, Ekim 2006, s. 186&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Domuzlar Körfezi Çıkartması için bkz., Piero Glaijeses, “Ships in the Night: The CIA, the White House and the Bay of Pigs”, Journal of Latin American Studies, Cilt: 27, Sayı: 1, Şubat 1995&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt; Bkz., Ignacio Ramonet, Fidel Castro: İki Ses Bir Biyografi, çev. Bülent Levi, Doğan Kitap, Ekim 2006, s. 188&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;[9]&lt;/a&gt; Grineviç, a.g.e., s. 36&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;[10]&lt;/a&gt; Grineviç, a.g.e., s. 56-57&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref11" name="_ftn11"&gt;[11]&lt;/a&gt; C. A. M. Hennesy, “The Roots of Cuban Nationalism”, International Affairs, Cilt: 39, No: 3, Temmuz 1963, s. 347-8&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref12" name="_ftn12"&gt;[12]&lt;/a&gt; Grineviç, a.g.e., s. 100-101&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref13" name="_ftn13"&gt;[13]&lt;/a&gt; Küba Devrimi’nde köylülüğün rolü için bkz., Gil Carl Alroy, “The Peasantry in the Cuban Revolution”, The Review of Politics, Cilt: 29, Sayı: 1, Ocak 1967, ss. 87-99&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref14" name="_ftn14"&gt;[14]&lt;/a&gt; Ernesto Che Guevara, “Küba Devrimi’nin İdeolojisini İncelemek İçin Notlar”, &lt;a href="http://www.sosyalistforum.org/ernesto-che-guevaradan-kuba-devriminin-ideolojisini-incelemek-icin-notlar-t11989.html"&gt;www.sosyalistforum.org/ernesto-che-guevaradan-kuba-devriminin-ideolojisini-incelemek-icin-notlar-t11989.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref15" name="_ftn15"&gt;[15]&lt;/a&gt; Guevara, a.g.e.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref16" name="_ftn16"&gt;[16]&lt;/a&gt; Ernesto Che Guevara, “Küba: Bir İstisna mı Yoksa Öncü mü?”, &lt;a href="http://www.sosyalistforum.org/kuba-bir-istisna-mi-yoksa-oncu-mu-g-t3623.html"&gt;http://www.sosyalistforum.org/kuba-bir-istisna-mi-yoksa-oncu-mu-g-t3623.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref17" name="_ftn17"&gt;[17]&lt;/a&gt; Bkz., Gerrit Huizer, Peasant Mobilization for Land Reform: Historical Case Studies and Theoretical Considerations, Haziran 1999, s.27, &lt;a href="http://www.unrisd.org/.../ab82a6805797760f80256b4f005da1ab/706169c0417986e480256b66003e6841/$FILE/dp103.pdf"&gt;www.unrisd.org/.../ab82a6805797760f80256b4f005da1ab/706169c0417986e480256b66003e6841/$FILE/dp103.pdf&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn18" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref18" name="_ftn18"&gt;[18]&lt;/a&gt; Küba Devrimi’nin erken evrelerinde Küba Komünist Partisi’nin takındığı tutumu gözler önüne sermesi bakımından şu makaleye bakılabilir: Samuel Farber, “The Cuban Communists in the Early Stages of the Cuban Revolution: Revolutionaries or Reformists”, Latin American Research Review, Cilt 18, Sayı 1, 1983&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn19" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref19" name="_ftn19"&gt;[19]&lt;/a&gt; Bkz., Robin Blackburn, “Prologue to the Cuban Revolution”, New Left Review, Ekim 1963, s. 52; Fidel Castro kendisiyle yapılan bir söyleşide, Komünist Parti’nin hatalarını şöyle sıralamaktadır: “Komünist Enternasyonal ve oradan gelen emirler, komünistleri Sovyetler Birliği’nin rağbet görmeyen yanlarını savunmaya itti. Molotov-Ribbentrop Paktı, Polonya’nın işgali ve Finlandiya’yla savaş. SSCB her türlü istismara ve suça kapıyı aralayan bir politika izliyordu. Küba’da bu emirler hatalara yol açtı. Hata değil de, partiye pahalıya mal olan politik çizgilere.” Bkz., Ignacio Ramonet, Fidel Castro: İki Ses Bir Biyografi, çev. Bülent Levi, Doğan Kitap, Ekim 2006, s. 165&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn20" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref20" name="_ftn20"&gt;[20]&lt;/a&gt; Ernesto Gomez Abascal, “Fidel”, Küba Büyükelçiliği resmi internet sitesi, &lt;a href="http://emba.cubaminrex.cu/Default.aspx?tabid=7638"&gt;http://emba.cubaminrex.cu/Default.aspx?tabid=7638&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2027023786964466955-7449245846237047160?l=denizyalcin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizyalcin.blogspot.com/feeds/7449245846237047160/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=7449245846237047160' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/7449245846237047160'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/7449245846237047160'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizyalcin.blogspot.com/2007/03/kba-devrimi-ve-vatan-savunmasi.html' title='KÜBA DEVRİMİ VE VATAN SAVUNMASI'/><author><name>Deniz Yalçın</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02693086481865684396</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/Rek0o1CIh5I/AAAAAAAAAEs/fnKb7YnZ7Ug/s72-c/castrovechavez.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2027023786964466955.post-3567569748779208762</id><published>2007-02-24T11:20:00.000+02:00</published><updated>2007-02-24T18:14:34.726+02:00</updated><title type='text'>Mustafa Balbay Yazısında Rusya’yı Neden "İran Düşmanı" Gösterdi?</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/ReAGj8-9yUI/AAAAAAAAAEI/SeDRXpwSomc/s1600-h/putinahm.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5035031598135626050" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/ReAGj8-9yUI/AAAAAAAAAEI/SeDRXpwSomc/s320/putinahm.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/ReAFes-9yTI/AAAAAAAAAD8/ZULiI1XXKfI/s1600-h/putinahm.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Balbay'ın İran ve Rusya Merkezli Çarpıtmalarına Yanıt&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Deniz Yalçın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;22 Şubat Perşembe günü Cumhuriyet’te yayımlanan “Rusya’nın İran Manevrası” başlıklı yazısında Mustafa Balbay, Rusya’nın İran’da inşa etmekte olduğu Bushehr Nükleer Enerji Santrali’ne nükleer yakıt sevkiyatını ertelediği yönündeki habere dayanarak, “Rusya’nın İran’dan kurtulmanın yolunu bulduğu”nu öne sürüyor. Bunun için de, Rus devletine bağlı nükleer enerji şirketi Atomstroyeksport’un sözcüsü Irina Yesipova’nın geçtiğimiz hafta başında yaptığı bir açıklamayı kanıt gösteriyor. Buna göre “Rusya, İran’ın Bushehr kentindeki nükleer santralin devreye girmesi için gerekli nükleer yakıtı, ödeme planına uyulmadığı için vermeyecek.” Balbay sadece bu açıklamaya dayanarak, Rusya’nın ABD karşısında boyun eğdiğini ve İran’dan kurtulmanın çaresini aradığını söylüyor.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Rusya Direnemez Mesajı Kime?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Balbay yazısında, Rusya Devlet Başkanı Putin’in Münih’te gerçekleştirilen Uluslararası Güvenlik Konferansı’ndaki konuşmasına değinerek şöyle diyor: “Putin’in açıklamaları, Rusya’nın yeri geldiğinde ABD’ye kafa tutabileceğini gösteriyor ama kazın ayağı tam olarak öyle değil.”&lt;br /&gt;Yazının zamanlaması ilginç: Tam da Rusya Devlet Başkanı Putin Münih’teki konferansta, güvenliğin önündeki en büyük engelin ABD olduğunu ilan etmişken&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt; ve Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinde bu konuşmanın tam metni yayımlanmışken, “Rusya’nın ABD’ye direnemeyeceği” mesajını içeren ve bunun için temelsiz bir gerekçeye yaslanma zorunluluğu duyan bu yazının amacı nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hedefte Avrasyacılık mı Var?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Balbay’ın yazısının 3 hedefi var: Birincisi, Türkiye’de Genelkurmay dahil birçok öncü çevrede ABD ve AB’ye karşı Avrasya merkezli direniş hattı oluşturulması fikrinin giderek güçlendiği bir döneme denk gelen bu yazı ile, yükselen Rusya faktörü gözden düşürülmek isteniyor. Rusya dahil hiçbir gücün ABD’ye karşı gelemeyeceği mesajı veriliyor. Aslında mesaj, “Rusya ABD’ye direnemiyor, Türkiye de direnemez” yönünde. Kime verildiği de açık.&lt;br /&gt;Balbay, ABD karşıtı hiçbir oluşumda yer alınmaması gerektiği fikrini yaygınlaştırmak için öncelikle ABD karşısında güç kazanan seçenekleri “gözden düşürme” ve bu güçleri de kendi içinde “birbirine düşürme” taktiğini izliyor. Yazının ikinci hedefi bu: Rusya ile İran arasında anlaşmazlık olduğu izlenimini vermek. Üçüncüsü, Balbay yazısındaki kurgu yoluyla Rusya’yı İran düşmanlığı hattına çekerek, Türkiye’deki Avrasyacı yükselişi de İran düşmanlığı hattına çekmeyi amaçlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Balbay için Bushehr merkezli gelişmenin sadece bir araç olduğu, konunun üzerinde yürütülecek bir araştırmanın ardından belirginleşiyor. Balbay İran ve Rusya’yı karşı karşıya getirecek yazısına kanıt ararken, Bushehr santrali ile ilgili habere dört elle sarılıyor. Ama “kazın ayağı tam da öyle değil”. Peki gerçek durum ne?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bushehr’de Ne Oldu?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle İran’ın Şubat ayı içinde gerekli parayı yatırmadığı yönündeki habere bakalım. Rus Itar Tass haber ajansının 21 Şubat’ta geçtiği habere göre, İran’ın Rusya’ya Bushehr projesi ile ilgili borcu 100 milyon doların altında.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt; İranlı yetkililer bu paranın ödenmesinde bir sorun olmadığını söylüyorlar. İran kaynakları Şubat ayı için Rusya’ya ödeme yapıldığını, ancak sorunun İran Merkez Bankası’nın uluslararası ekonomik ilişkilerde bundan böyle Dolar yerine Euro ile ödeme yapma kararı almasından kaynaklandığını, bunun da teknik bir sorun olduğunu belirtiyorlar.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Rusya Euro ile ödeme yapılmasına karşı çıkmıyor, ancak bunun sözleşmede yapılacak bir değişiklikle gerçekleşebileceğini belirtiyor.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Dolayısıyla sorun teknik bir sorun ve Bushehr projesi açısından bu bir ilk değil. Rus Hükümeti daha önce de teknik sorunlar nedeniyle projenin tamamlanması için verdiği süreyi birkaç kez erteleme yoluna gitmişti.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Balbay, “Rusya’nın İran’dan kurtulmanın yolunu bulduğu” fikrini güçlendirmek için Rus şirketinin sözcüsünün ifadelerine dayanıyor. Ama şirket sözcüsü Irina Yesipova’nın bu konudaki açıklamasının tamamını köşesine almıyor, işine yarayan kısmını alıyor. Oysa Yesipova yaptığı açıklamanın devamında, sorunun kaynağını şöyle saptıyor: “Bir dizi üçüncü ülkenin İran’a teknik ekipman ambargosu uygulaması nedeniyle Rus üreticiler birdenbire, tesis için gerekli tüm ekipmanı sağlamak zorunda kaldı. Bu çok zor bir durum.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İran Atom Enerjisi Ajansı Başkan Yardımcısı Saidi’nin 22 Şubat’ta Rus IRNA Haber Ajansı’na yaptığı açıklama da bu doğrultuda. Saidi şöyle diyor: “Sorun, Rus şirketinin İran’a ekipman getirecek para konusunda açığının bulunmasıyla ilgili. Atomstroyexport bizden bu sorunu çözmemizi istedi. İran gerekli ekipmanların satın alınması için beliren bu maliyeti karşılayacaktır.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sorun Teknik&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Hem Rusya hem de İran, sorunun kaynağında İran’a uygulanan ambargo nedeniyle teknik ekipman alım ve nakliye maliyetlerinin artmasının bulunduğunu belirtiyor. 1995 yılında Rusya ile yapılan anlaşmada Rusya’nın tesisi inşa etmesi karşılığında bu ülkeye 800 milyon dolarlık ödeme yapılması kararlaştırılmıştı.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt; Ancak gelinen noktada maliyetlerin artmış olması, Rus şirketinin zarar etmesi anlamına geliyor. Dolayısıyla Rusya’nın aldığı karar, elektrik üretimi için inşa edilen Bushehr nükleer enerji santraline nükleer yakıt sevkiyatına başlamadan önce, uğradığı finansal zararın İran tarafından tazmin edilmesi arayışları ile bağlantılı. Çünkü proje Rus şirketi için 800 milyon dolardan daha fazla maliyet yarattı. Rus şirketine bağlı bir yetkilinin 19 Şubat tarihli International Herald Tribune gazetesine yaptığı açıklama da bunu kanıtlıyor: “Kasım 2006’da Rusya, İran’da inşa etmekte olduğu tipte bir nükleer enerji tesisini inşa etmek için Bulgaristan ile 2.6 milyar dolar karşılığında anlaşma imzaladı.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt; Yani Rus şirketi, santral faal duruma geçmeden önce, sözleşme dışında doğan masraflarının tazmin edilmesini amaçlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Rus Yetkili: Bushehr, İran-Rus İşbirliğinin En Önemli Yönü&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Dolayısıyla ortada Rusya’nın İran’dan kurtulmanın yolunu aradığını gösteren tek bir gelişme yok. Tam tersine iki ülke arasındaki ilişkiler en iyi dönemini yaşıyor. Santrali inşa eden şirketin proje sorumlusu Vladimir Pavlov’un 22 Şubat’ta yaptığı açıklama da bu bakımdan çok önemli: “Bushehr Nükleer Enerji Tesisi, Rus-İran işbirliğinin en önemli yönüdür. Bu nedenle projeyi dondurmak ya da ertelemek seçenekleri hiçbir şekilde gündemde değildir, olamaz.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;[11]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Gerçek böyle. Ortada Rusya’nın İran düşmanlığında ABD ile buluştuğuna dair tek bir kanıt yok. Bu aşamada esas soru, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu Başkanı El Baradey, Bushehr santralinin uluslararası açıdan bir sorun kaynağı olmadığını açıklamışken&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn12" name="_ftnref12"&gt;[12]&lt;/a&gt;, Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov 1737 sayılı BM Güvenlik Konseyi Kararı ile Bushehr arasında bağlantı olmadığını belirtmiş&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn13" name="_ftnref13"&gt;[13]&lt;/a&gt; ve İran’ın barışçıl amaçlarla nükleer enerji elde etme hakkının bulunduğunu savunmuşken&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn14" name="_ftnref14"&gt;[14]&lt;/a&gt;, “Rusya’nın İran’dan kurtulmanın yolunu bulduğu” ya da İran konusunda Rusya’nın ABD’ye teslim olduğu çarpıtmasını yapmanın kimin işine yaradığıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;denizyalcin7@yahoo.com&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Dipnotlar:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Bkz., Mustafa Balbay, “Rusya’nın İran Manevrası”, 22 Şubat 2007, Cumhuriyet, s. 8&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Putin’in konuşmasının tam metni için bkz., &lt;a href="http://www.tsk.mil.tr/diger_konular/putin_konusma.htm"&gt;http://www.tsk.mil.tr/diger_konular/putin_konusma.htm&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Itar-Tass Haber Ajansı, 19 Şubat 2007,&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.itar-tass.com/eng/level2.html?NewsID=11272713&amp;PageNum=0"&gt;http://www.itar-tass.com/eng/level2.html?NewsID=11272713&amp;amp;PageNum=0&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; IRNA, İran Resmi Haber Ajansı, &lt;a href="http://www2.irna.ir/en/news/view/line-22/0702203083200537.htm"&gt;http://www2.irna.ir/en/news/view/line-22/0702203083200537.htm&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; The New York Times, 20 Şubat 2007, &lt;a href="http://www.nytimes.com/2007/02/20/world/europe/20russia.html"&gt;http://www.nytimes.com/2007/02/20/world/europe/20russia.html&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; “Russia Delays Work on Iran’s First Nuclear Plant”, Al Jazeera, 19 Şubat 2007, &lt;a href="http://www.aljazeera.com/me.asp?service_ID=13197"&gt;http://www.aljazeera.com/me.asp?service_ID=13197&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; “Russia Delays Work on Iran’s First Nuclear Plant”, Al Jazeera, 19 Şubat 2007, &lt;a href="http://www.aljazeera.com/me.asp?service_ID=13197"&gt;http://www.aljazeera.com/me.asp?service_ID=13197&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt; RIA Novosti, 22 Şubat 2007, &lt;a href="http://en.rian.ru/russia/20070222/61121241.html"&gt;http://en.rian.ru/russia/20070222/61121241.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;[9]&lt;/a&gt; "Iran, Russia Agree on $800 Million Nuclear Plant Deal," Washington Post, 9 Ocak 1995, &lt;a href="http://cns.miis.edu/research/iran/rusnuc.htm"&gt;http://cns.miis.edu/research/iran/rusnuc.htm&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;[10]&lt;/a&gt; Andrew E. Kramer, “Russia Deals a Setback to Iran’s Plan For Reactor”, 19 Şubat 2007, International Herald Tribune, &lt;a href="http://www.iht.com"&gt;http://www.iht.com&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref11" name="_ftn11"&gt;[11]&lt;/a&gt; RIA Novosti, 22 Şubat 2007, &lt;a href="http://en.rian.ru/russia/20070222/61121241.html"&gt;http://en.rian.ru/russia/20070222/61121241.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref12" name="_ftn12"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;[12] Bkz., &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Nuclear_program_of_Iran"&gt;http://en.wikipedia.org/wiki/Nuclear_program_of_Iran&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref13" name="_ftn13"&gt;[13]&lt;/a&gt; Lavrov’un açıklaması için bkz., The Russian Spy, 11 Aralık 2006, &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;a href="http://www.russianspy.org/2006/12/11/iran-resolution-will-not-hinder-bushehr-project/"&gt;http://www.russianspy.org/2006/12/11/iran-resolution-will-not-hinder-bushehr-project/&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref14" name="_ftn14"&gt;[14]&lt;/a&gt; Bu açıklama için bkz., &lt;a href="http://www.payvand.com/news/05/mar/1025.html"&gt;http://www.payvand.com/news/05/mar/1025.html&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2027023786964466955-3567569748779208762?l=denizyalcin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizyalcin.blogspot.com/feeds/3567569748779208762/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=3567569748779208762' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/3567569748779208762'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/3567569748779208762'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizyalcin.blogspot.com/2007/02/mustafa-balbay-yazsnda-rusyay-neden.html' title='Mustafa Balbay Yazısında Rusya’yı Neden &quot;İran Düşmanı&quot; Gösterdi?'/><author><name>Deniz Yalçın</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02693086481865684396</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/ReAGj8-9yUI/AAAAAAAAAEI/SeDRXpwSomc/s72-c/putinahm.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2027023786964466955.post-4173070095234412640</id><published>2007-02-18T14:31:00.000+02:00</published><updated>2007-02-18T15:03:14.635+02:00</updated><title type='text'>AKP İLE CHP’Yİ İRAN DÜŞMANLIĞINDA ABD’NİN YASASI BİRLEŞTİRDİ</title><content type='html'>&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RdhOKSGGInI/AAAAAAAAADo/6YfCipGRn6k/s1600-h/erdoÄanvebaykal.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5032858522149593714" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RdhOKSGGInI/AAAAAAAAADo/6YfCipGRn6k/s400/erdo%C4%9Fanvebaykal.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff0000;"&gt;Deniz Yalçın&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Aydınlık, 18 Şubat 2007, sayı: 1022, s.15&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="http://denizyalcin.blogspot.com/"&gt;&lt;strong&gt;http://denizyalcin.blogspot.com&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Türkiye Cumhuriyeti ile ABD Hükümeti arasında Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Önlenmesine İlişkin İşbirliği Anlaşması”, 24 Ocak 2007'de TBMM'de kabul edildi.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt; 5575 Sayılı bu kanun, 26 Ocak 2007 tarihinde, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından onaylandı ve Resmi Gazete’de yayımlanmak üzere Başbakanlığa gönderildi.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Söz konusu yasayı üç açıdan önemsemekte yarar var. Birincisi bu yasa ile AKP, BOP'ta eşbaşkanlık görevini bir kere daha itiraf etti, pekiştirdi. İkincisi yasanın açık hedefi İran. Zira Türkiye bu yasayla, İran'a dönük ABD planlarında koçbaşı yapılmak isteniyor. Yasa, bunun itirafı niteliğinde. Üçüncü önemli noktaysa, CHP'nin AKP ile birlikte bu yasaya örtülü desteğini esirgememesi; sözde muhalif, özde ise destekçi görünmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yasanın Gerekçesi BOP Eşbaşkanlığı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Gerek TBMM Dışişleri Komisyonu tarafından hazırlanan Komisyon Raporu'nda gerekse yasa gerekçesi kısmında ifade edilen şu cümle, yasanın Tayyip Erdoğan’ın eşbaşkanlığını yaptığı BOP’un uzantısı olduğunu ortaya koyuyor:&lt;br /&gt;"Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki mevcut işbirliği, 50 yıllık ittifak ilişkisinin yarattığı sağlam zemin, günümüz koşullarının doğurduğu çıkar ve amaç birliği, diğer alanlarda olduğu gibi asimetrik tehditlere karşı verilen mücadelede de birlikte hareket etmemizi gerekli kılmaktadır. "&lt;br /&gt;Günümüz koşullarının doğurduğu çıkar ve amaç birliği nedir? "Günümüz koşulları ile kastedilen BOP; çıkar ve amaç birliği ile kastedilense AKP'nin BOP'ta eşbaşkanlığıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yasanın Hedefi İran&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Yasanın gerekçesinde yer alan şu ifade, bu yasanın açık hedefinin İran olduğunu gösteriyor: "Kitle imha silahlarını temin etmeye çalıştığından kuşkulanılan ülkelerin, yayılmanın önlenmesine ilişkin küresel ve bölgesel düzenlemelere katılımlarının sağlanmasına yönelik çabalar da desteklenmektedir. Bunun yanısıra, yayılmaya karşı savunma ve caydırma amaçlı etkin önlemlerin alınmasına yönelik çalışmalara da katkı yapılmaktadır. Söz konusu anlaşma, bu alanda sarf edilen çabalara destek ve kolaylık sağlayacaktır."&lt;br /&gt;“Kitle imha silahlarını temin etmeye çalıştığından kuşkulanılan ülke” ifadesi ile ABD’nin İsrail’i kastetmediği ortada. Burada açıkça İran'a işaret ediliyor. İkincisi, bu yasanın söz konusu ülkelere karşı savunma ve caydırma amaçlı etkin önlemlerin alınmasına katkı sağlayacağı belirtiliyor. Bu ifade, yasanın ABD'nin 11 Eylül sonrası geliştirdiği "önleyici vuruş doktrini" çerçevesinde çıkarıldığını kanıtlıyor.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan bu yasa ile Türkiye ile ABD arasında İran'a karşı düşmanlık, yasal ve bağlayıcı bir zemine çekilmek istenmiştir. Sonuçta bu yasa, İran'ın nükleer silah geliştirmesi durumunda Türkiye'yi tehdit edeceği fikrine hizmet etmektedir. Yasanın Türkiye ile İran arasındaki ilişkileri bozma hedefi bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;CHP'nin Muhalefeti İran Düşmanlığına Değil&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Yasanın onaylanması sürecinde CHP’nin takındığı tavır da dikkate değerdir. TBMM Dışişleri Komisyonu'nun CHP'li üyeleri, ABD Büyükelçiliği'ni ziyaret etmiş ve yasayla ilgili görüşmelerde bulunmuşlardır. Bu görüşmelerde, yasanın İran düşmanlığında Türkiye’yi ABD ile buluşturacak özüne karşı çıkılmamış, uygulamaya ilişkin bazı küçük değişiklikler talep edilmiş ve CHP’li vekillerin ifadelerine göre ABD Büyükelçisi de bu değişikliklere, teknik ayrıntılar olması nedeniyle olur vermiştir. Yasanın TBMM’de kabul edildiği gün, tasarı hakkında söz alan CHP’li vekil Onur Öymen, CHP’nin yasaya aslında destek vermek istediğini, ancak ABD Elçisi’nin İran’a dönük düşmanlık projesinde ciddi bir aksama yaratmayacağını düşünerek bazı değişiklikleri kabul etmesine rağmen, AKP’nin bunları tasarıya yansıtmadığını, bu nedenle de ret oyu vereceklerini ifade etmiştir. Onur Öymen’in ifadesiyle: “Ve biz, belki de olumlu oy vereceğimiz bir anlaşmaya, şimdi sırf bu inat yüzünden olumsuz oy vermek zorunda kalıyoruz.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetle bu yasa, AKP ile CHP’yi İran düşmanlığında ABD saflarında birleştirmiştir. &lt;strong&gt;Yasa, ABD tarafından önümüzdeki dönem için zeminleri yoklanan seçeneklerden birisi olan AKP-CHP koalisyonu seçeneğinin İran merkezli ilk icraati olarak görülmelidir.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="mailto:denizyalcin7@yahoo.com"&gt;denizyalcin7@yahoo.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Dipnotlar:&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Kanun metni için bkz: &lt;a href="http://www.tbmm.gov.tr/kanunlar/k5575.html"&gt;http://www.tbmm.gov.tr/kanunlar/k5575.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Bkz., &lt;a href="http://www.cankaya.gov.tr/tr_html/ACIKLAMALAR/26.01.2007-3668.html"&gt;http://www.cankaya.gov.tr/tr_html/ACIKLAMALAR/26.01.2007-3668.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Önleyici vuruş doktrini, Bush yönetiminin 2002’de açıkladığı Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nin temeli niteliğindedir. Bu konuda bkz: &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Bush_Doctrine"&gt;http://en.wikipedia.org/wiki/Bush_Doctrine&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Sayın Onur Öymen’in konuşmasının tam metni için bkz:&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.onuroymen.com/docs/Öymen,%20TBMM,%2024%20Ocak%202007.doc"&gt;http://www.onuroymen.com/docs/Öymen,%20TBMM,%2024%20Ocak%202007.doc&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2027023786964466955-4173070095234412640?l=denizyalcin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizyalcin.blogspot.com/feeds/4173070095234412640/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=4173070095234412640' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/4173070095234412640'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/4173070095234412640'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizyalcin.blogspot.com/2007/02/akp-ile-chpyi-iran-dmanliinda-abdnin.html' title='AKP İLE CHP’Yİ İRAN DÜŞMANLIĞINDA ABD’NİN YASASI BİRLEŞTİRDİ'/><author><name>Deniz Yalçın</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02693086481865684396</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RdhOKSGGInI/AAAAAAAAADo/6YfCipGRn6k/s72-c/erdo%C4%9Fanvebaykal.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2027023786964466955.post-7934771795475062722</id><published>2007-02-07T22:08:00.000+02:00</published><updated>2007-02-09T00:27:29.044+02:00</updated><title type='text'>RAND/CIA RAPORU’NDA VERİLEN GÖREVİ KİMLER YERİNE GETİRİYOR?</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/Rco2GGPRwzI/AAAAAAAAADM/HTAaJBes-hA/s1600-h/ciaseal.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/Rco2GGPRwzI/AAAAAAAAADM/HTAaJBes-hA/s400/ciaseal.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5028891412294386482" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/Rco0-2PRwyI/AAAAAAAAADA/77zXVsGGzX8/s1600-h/wilson-baykal.gif"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/Rco0-2PRwyI/AAAAAAAAADA/77zXVsGGzX8/s400/wilson-baykal.gif" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5028890188228707106" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Deniz Yalçın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aydınlık, 4 Şubat 2007, Sayı: 1020, sayfa 16-17&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CIA'ya fikir ve strateji üreten RAND Corporation tarafından 2003 yılında yayımlanan ve Cheryl Benard imzasını taşıyan Sivil Demokratik İslam adlı rapor, içinde bulunduğumuz günlerde farklı bir boyutuyla daha önem kazanıyor. &lt;br /&gt;Söz konusu RAND/CIA Raporu, ABD'nin 11 Eylül 2001 sonrasında yürürlüğe koymak için düğmeye bastığı emperyalist strateji Büyük Ortadoğu Projesi'nin gerektirdiği siyasal yapılanmaları ve iktidar modelini kuramlaştırması bakımından önemli. Rapor, İslam dünyasında uygulanacak stratejinin başarıya kavuşması için Ilımlı İslam modelinin yaratılmasını öngörüyor ve bu konuda model olarak Türkiye'yi ve özellikle Fethullah Gülen cemaatini örnek gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;AKP’nin Mayası Bu Raporda&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;AKP'nin ideolojik/siyasal mayasını her yönüyle açığa vuran bu rapora göre, İslam dünyasında 4 temel siyasal konum bulunuyor: Köktendinciler, Gelenekçiler, Ilımlılar ve Laiklik yanlıları.&lt;br /&gt;Raporun başında böyle bir ayrıma gidilmesinden, ABD'nin BOP coğrafyasında siyasal konumlanışları kendisinin belirlemek istediği ve yarattığı cepheleşme üzerinden müttefikler devşirme siyaseti izleyeceği anlaşılıyor. Bu politika, siyasal çelişkilerin ABD/emperyalizm karşıtlığı temelinde biçimlenmesinin önüne geçecek yapay çelişkilerin imdadına yetişmesine bel bağlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Raporun ilerleyen sayfalarında stratejiye ilişkin ayrıntılar açıklandıkça, bu tezin doğruluğu kanıtlanıyor.&lt;br /&gt;Raporun xi nolu sayfasında stratejinin başarıya ulaşması için yapılması gerekenler şöyle özetleniyor:&lt;br /&gt;-Öncelikle Ilımlıları destekleyin&lt;br /&gt;-Köktendincilere karşı gelenekçileri destekleyin. Gelenekçilerle köktendinciler arasında ittifak oluşmasını önleyin. Ilımlılarla gelenekçiler arasındaki işbirliğinin gelişmesini teşvik edin.&lt;br /&gt;-Köktendincilere açıktan cephe alın.&lt;br /&gt;-&lt;strong&gt;Köktendinciliğin ortak düşman olduğu fikrini teşvik edin, laiklik yanlılarının milliyetçi ve solcu ideolojilerle ABD karşıtlığı temelinde ittifaklar oluşturmasını engelleyin&lt;/strong&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Laiklik Yanlısı Kesimler?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;CIA raporunda Laiklik yanlısı kesimlerle ilgili bölüm dikkat çekici tanımlamalar içeriyor. Rapora göre Ortadoğu’da laiklik yanlısı kesimler söz konusu olduğunda ABD’nin karşılaştığı en büyük sorun, bu kesimin büyük çoğunluğunun solcu olması ve emperyalizm karşıtı, milli duruş sergilemesi(s. 25)&lt;br /&gt;Rapor, İslam ile laiklik arasında uyum olamayacağı tezinin geçersiz olduğunu, zira bu tezin Türkiye modeli çerçevesinde çürütüldüğünü seslendiriyor. Bu nokta önemli, çünkü laiklik konusunda İslam dünyasına Türkiye’yi model olarak sunan bu Rapor’daki “laiklik yanlısı kesimler” ifadesi ile açıkça Türkiye’ye atıf yapıldığı ve “köktendinciliğin ortak düşman olduğu fikrini teşvik edin, laiklik yanlılarının milliyetçi ve solcu ideolojilerle ABD karşıtlığı temelinde ittifaklar oluşturmasını engelleyin” ifadesi ile Türkiye’nin hedef alındığı böylece ortaya çıkıyor. &lt;br /&gt;Raporda ABD'nin açık müttefikinin Ilımlı İslamcılar olduğu ifade ediliyor (s.37). Yedek müttefikler ise laiklik yanlılarıyla gelenekçiler. Asıl düşmansa köktendinciler. ABD yarattığı bu yapay cepheleşme yoluyla “ortak düşman” köktendinciler karşısında iktidar çeşitlemelerini, seçeneklerini çoğaltmayı arzuluyor. Dolayısıyla BOP stratejisi çerçevesinde yedek güçler, anahtar nitelik taşıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ABD Kendisini Çökertecek Gücü İtiraf Ediyor&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;"Köktendinciliğin ortak düşman olduğu fikrini teşvik et, laiklik yanlılarının milliyetçi ve solcu ideolojilerle ABD karşıtlığı temelinde ittifaklar oluşturmasını engelle" tavsiyesi de bu gerçeği açık biçimde ortaya seriyor. &lt;strong&gt;Her şeyden önce bu ifade, Ilımlı İslam modeli ile kol kola  ilerleyecek bir Amerikancı laiklik modelini öngörüyor. AKP'nin alternatifi, bu cümlede saklı&lt;/strong&gt;.&lt;br /&gt;Daha da önemlisi, &lt;strong&gt;ABD kendisine yönelen tehdidin adını koyuyor; kimlerin bir araya gelmemesini istediğine bakmak, emperyalizme en büyük tehdidin nereden geldiğini anlamayı da sağlıyor&lt;/strong&gt;.  Emperyalizm karşıtlığı temelinde birleşmelerinin engellenmesi istenen güçler, laiklik yanlısı kesimlerle milliyetçiler ve solcular. &lt;strong&gt;Bu, halkçı, milliyetçi ve bilimsel sosyalist güçlerin vatan savunması programında birleşmelerinin engellenmesi isteğinin de itirafı. Raporun bu önerisi, baş çelişmenin resmini çiziyor ve ABD kendisini çökertecek birlikteliğe işaret ediyor. ABD açısından asıl düşmanın Kemalizm olduğu bir kere daha ilan ediliyor&lt;/strong&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ABD’nin Verdiği Göreve Kim Talip?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;RAND/CIA Raporu’nu bugünlerde yeniden güncel kılan yan tam da burası. Zira yükselen ABD/AB emperyalizmi karşıtlığı temelinde halkçı, milliyetçi ve bilimsel sosyalist güçlerin Kemalist Devrim programında birleşerek Türkiye’yi yeniden bağımsızlık rotasına sokmaları riski karşısında ABD’nin yedeklediği bir kesim, şimdi rolünü daha da açıktan oynuyor.&lt;br /&gt;Bu noktada ideolojik aygıtlar olarak Cumhuriyet Gazetesi ile Kanaltürk’ün, siyasal planda da CHP’nin izlediği Amerikancı stratejinin izlerini CIA Raporu’nda bulmak kolaylaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Cumhuriyet ve Kanaltürk’ün Rolü&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet Gazetesi’nde 1 yılı aşkın süredir izlenen İran düşmanı tutum, AKP’yi devirmesi ve CHP ile MHP’yi iktidara taşıması durumunda ABD’nin BOP’ta daha fazla hareket serbestisi kazanacağının gerek İlhan Selçuk’un yazılarında gerekse Tuncay Özkan’ın Kanaltürk’teki programında ifade edilmesi tam da CIA Raporu’ndaki ifade doğrultusunda anlam kazanıyor. ABD, bir yandan bu kesimleri yedekleyerek ulusalcı yükselişi kendi projesi etrafında seferber edecek bir iktidar alternatifi doğurmak, diğer yandansa bu sayede AKP’den sonuna kadar yararlanmak hedefi güdüyor.&lt;br /&gt;Öyle ki süreç, İlhan Selçuk’a bu doğrultuda 16 Kasım 2006 tarihli Cumhuriyet’te şu satırları yazdırabiliyor: “Bush, Ortadoğu'da bir yeni istikrar arayışına yönelmek zorundaysa bu işe Türkiye'den başlaması aklın yoludur... Ortadoğu cehennem... Bu cehennemde ne yapacağını şaşıran &lt;strong&gt;Başkan Bush&lt;/strong&gt;'un Türkiye'de dincilik ve bölücülük siyasetlerini bir yana bırakarak Atatürk'ün laik Cumhuriyetini Ortadoğu'da bir denge unsuru gibi düşünmesi gerekiyor... Bir yandan Ilımlı İslam Devleti tasarımında dinci iktidarı, öte yandan terör örgütü PKK'yi kullanarak Türkiye'yi sıkıştıran Başkan Bush bu tutumundan vazgeçmelidir; zararın neresinden dönerse dönsün, kârdır... &lt;strong&gt;AKP'nin toplum temelinde oy desteği zayıflıyor, geriliyor; ülkede Amerika düşmanlığı yükseliyor, yoğunlaşıyor... ABD'nin Ortadoğu tasarımında 'revizyon'a, Türkiye'de ise yeni bir iktidara gerek var&lt;/strong&gt;.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Resmi Deniz Baykal Tamamlıyor&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İran düşmanlığında Türkiye ile ABD’yi yan yana getirmeye çalışan Mustafa Balbay’ın yazı dizileri ve kitaplaştırdığı İran Raporu, Tuncay Özkan’ın ABD’ye verdiği “AKP’yi devir, BOP’ta işbirliği yapalım” mesajları, İlhan Selçuk’un köşesinden ABD stratejisinde görev almak için yakarması resmini CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın şu sözleri tamamlıyor.&lt;br /&gt;“Türk-Amerikan ilişkileri Türkiye için, bu bölgenin barış ve istikrarı için, &lt;strong&gt;Amerika’nın bu bölgedeki uzun vadeli bekleyişleri için büyük önem taşıyor&lt;/strong&gt;… ABD, Türkiye’nin istikrarsızlaştırılması çabalarına hiç yüz vermedi. Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin güçlü bir devlet olarak ayakta durması büyük önem taşıyordu. Onun gereği dürüstçe yapıldı..&lt;strong&gt;Türkiye’nin uzun vadeli olarak ABD ile paralel hareket etmesine karşı olmak için herhangi bir neden görmüyorum&lt;/strong&gt;.ABD ile aramızda ideolojik bir harp olduğunu söylemek çok yanlıştır… Amerikan aleyhtarı bir oluşuma kesinlikle katkı vermedik. Hiçbir şekilde Amerikan düşmanlığı sergileyecek bir tavır içine girmedik. Meydanlara çıkmadık, örgütümüze kesin talimat verdik, “bu konulardaki yürüyüşler, kitle gösterileri içinde kesinlikle yer almayacaksınız” diye. Çünkü biliyoruz ki ABD, bizim aramızda birtakım sorunlar da olsa sonunda bir araya geleceğimiz, birlikte çalışmamız gereken bir ülkedir.”1 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak söz konusu RAND/CIA Raporu sayesinde, Atatürk'ün emperyalizm karşıtı karakterini ortadan kaldıranların, 6 Ok programını sadece laiklik ilkesine indirgeyerek ABD'nin BOP'unda görev almayı meşrulaştıranların maskesi düşüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] 1 Mayıs 2005 tarihinde Star Gazetesi’nde yayımlanan söyleşiden alınmıştır: http://www.zeynelabidinerdem.com/_CHP_BAS_AND_ERDEM &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz konusu RAND/CIA Raporu: &lt;strong&gt; "Civil Democratic Islam: Partners, Resources and Strategies"&lt;/strong&gt;, RAND Corporation, &lt;strong&gt;www.rand.org/pubs/monograph_reports/2005/MR1716.pdf &lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2027023786964466955-7934771795475062722?l=denizyalcin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizyalcin.blogspot.com/feeds/7934771795475062722/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=7934771795475062722' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/7934771795475062722'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/7934771795475062722'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizyalcin.blogspot.com/2007/02/randcia-raporunda-verilen-grevi-kimler.html' title='RAND/CIA RAPORU’NDA VERİLEN GÖREVİ KİMLER YERİNE GETİRİYOR?'/><author><name>Deniz Yalçın</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02693086481865684396</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/Rco2GGPRwzI/AAAAAAAAADM/HTAaJBes-hA/s72-c/ciaseal.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2027023786964466955.post-7486102331244847584</id><published>2007-02-03T22:51:00.000+02:00</published><updated>2007-02-04T00:47:51.002+02:00</updated><title type='text'>AB’nin Yeni Yasa Tasarısı’na Göre Vatanımızı Savunmamız Suç Kapsamında</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RcT3kmPRwvI/AAAAAAAAACY/DAokEBUjKaQ/s1600-h/Vatan-20060213.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RcT3kmPRwvI/AAAAAAAAACY/DAokEBUjKaQ/s320/Vatan-20060213.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5027415292164293362" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RcT3fmPRwuI/AAAAAAAAACQ/J2HPdPL6SEc/s1600-h/logo_lozan2005.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RcT3fmPRwuI/AAAAAAAAACQ/J2HPdPL6SEc/s320/logo_lozan2005.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5027415206264947426" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Deniz Yalçın&lt;br /&gt;3 Şubat 2007&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransız Parlamentosu'nun 12 Ekim 2006 tarihinde Ermeni Soykırımı'nı inkarı suç sayan yasayı geçirmesinin ardından, Avrupa Birliği de soykırımın (genel anlamda) inkarını suç sayan ve bu suçlara 3 yıla kadar hapis cezası öngören yasayı dönem başkanı Almanya'nın öncülüğünde geçirmeye hazırlanıyor.&lt;br /&gt;29 Ocak 2007'de, AB Dönem Başkanı Almanya tarafından yapılan basın açıklamasına göre, söz konusu çerçeve yasa ile AB ülkelerinde ırkçılığın ve yabancı düşmanlığının yayılmasının engellenmesi amaçlanıyor. &lt;br /&gt;Yasanın kapsamı çok önemli.&lt;br /&gt;Birincisi ırkçılık ve yabancı düşmanlığı yasa kapsamında.&lt;br /&gt;İkincisi, ki bizim açımızdan önemli nokta burası: Soykırımın, insanlığa karşı işlenen suçların ve savaş suçlarının AB sınırları dahilinde olumlanması, inkarı ya da küçümsenmesi de suç kapsamına alınıyor. Bunun ne anlama geldiğini aşağıda göreceğiz. &lt;br /&gt;Üçüncüsü de, ırkçı ve yabancı düşmanı güdüler, diğer suç unsurlarında ağırlaştırıcı faktör olarak değerlendirilecek.&lt;br /&gt;Yasanın içeriği bu. AB sınırları içerisinde bu kapsamda suç işleyen kişiler 1 ile 3 yıl arasında hapis cezasına çarptırılabilecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kaynak:&lt;/strong&gt; http://www.eu2007.de/en/News/Press_Releases/January/0129BMJantiracism.html&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Avrupa Birliği ülkelerinin birer birer parlamentolarından Ermeni Soykırımı’nı tanıyan yasalar geçirdiği, Fransa'nın Ekim ayında Ermeni Soykırımı'nı inkarı suç sayan yasayı Meclis'te onayladığı bir süreçte gündeme getirilen söz konusu yasa çok büyük siyasal sonuçlara gebe.&lt;br /&gt;Soykırımın, insanlığa karşı işlenen suçların ve savaş suçlarının AB sınırları dahilinde olumlanması, inkarı ya da küçümsenmesi şeklinde ifade edilen suç unsurunun bu yasayla birlikte benimsenmesi nasıl bir sonuç yaratabilir?&lt;br /&gt;Bunun için önce, yukarıda alıntıladığım basın açıklaması metnine dönelim. Burada soykırımın, insanlığa karşı işlenen suçların ve savaş suçlarının olumlanması, inkarı ya da küçük gösterilmesi maddesinde, söz konusu suçların tanımı için Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni kuran Roma Statüsü Belgesi'nin 6., 7. ve 8. maddeleri ile 1945 Nuremberg Uluslararası Askeri Mahkemesi'nin 6. maddesinin geçerli olacağı belirtiliyor. Şimdi dikkat:&lt;br /&gt;Roma Statü Belgesi'nin 6. maddesi soykırımı, 7. maddesi insanlığa karşı işlenen suçları, 8. maddesi ise savaş suçlarını tanımlıyor ve düzenliyor. (&lt;strong&gt;Roma Statüsü &lt;/strong&gt;için bkz.:www.ihop.org.tr/belge%5CULUSLARARASI%20CEZA%20MAHKEMESI%20ROMA%20STATUSU.doc)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermeni soykırımı tezi bağlamında bizi ilgilendiren asıl madde Roma Statüsü'nün 7. maddesi. Çünkü bu madde çerçevesinde tehciri olumlamak da suç kapsamına alınıyor.&lt;br /&gt;Bu maddenin d bendi "Nüfusun sürgün edilmesi veya zorla nakli” (Tehcir) başlığını taşıyor ve tehcir şöyle tanımlanıyor: "Nüfusun sürgün edilmesi veya zorla nakli”, uluslararası hukukta izin verilen gerekçeler olmaksızın, bir yerde hukuka uygun olarak ikamet eden insanların zorla yerlerinden edilmeleri ya da başka zorlayıcı fiillerle yer değiştirilmeleri anlamına gelir"&lt;br /&gt;Ayrıca yasanın ulusal ya da uluslararası bir mahkeme tarafından somut tarihsel bir olayın soykırım, insanlığa karşı suç ya da savaş suçu teşkil ettiğinin saptanmasına bağlı olarak, AB üyesi ülkelere cezai yaptırım uygulama olanağı vereceği de belirtiliyor: "Her somut ve spesifik olay bağlamında somut tarihsel suçun soykırım mı, insanlığa karşı suç mu yoksa savaş suçu mu olduğuna, bir mahkeme karar verebilir."&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bunun bizim açımızdan anlamı şu: Eğer bir AB üyesi ülke Ermeni soykırımını tanımışsa, bu çerçevede o ülkede Ermeni soykırımını inkar etmek suç kapsamına girecek.&lt;br /&gt;Eğer AB üyesi ülke Ermeni soykırımını tanımamışsa (örneğin Almanya. Alman Meclisi 2005'te benimsediği kararda soykırım sözcüğü yerine toplu katliam ifadesini kullandı) bu kez de insanlığa karşı suçları düzenleyen Roma Statüsü'nün 7. maddesinin d bendi (tehcir) uyarınca, tehcir kararını savunmak da suç olacak.&lt;br /&gt;Dolayısıyla "soykırım yok, vatanımızı savunduk" ifadesi, AB nezdinde suç oluyor. Bu yasayla, Türkler’in vatanlarını savunmaları suç kapsamına alınıyor. Çünkü tehcir yoluyla vatanımızın savunulmuş olmasını olumlu karşılamak, tehcir kararını olumlu görmek de suç kapsamına alınıyor.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Neden Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığını Önleme Yasası Kapsamında?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Irkçılığın ve yabancı düşmanlığının önlenmesini amaçlayan bir yasaya böyle bir maddenin eklenmesi oldukça anlamlı. Açık ki bu yolla AB, Talat Paşa Komitesi’nin "Ermeni Soykırımı uluslararası bir yalandır", "soykırım yok, vatanımızı savunduk" sözlerinde ifadesini bulan tutumunu ırkçılık ve yabancı düşmanlığı suçu ile itham etmeyi amaçlıyor. Verilmek istenen açık mesaj şu: “Ermeni Soykırımı’nı inkar edenler, aynı zamanda ırkçı ve yabancı düşmanıdır.”&lt;br /&gt;Bu nedenle bu yasa tasarısının, 29 Eylül 2006'da Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilen "Türkiye’nin katılım sürecinde kaydettiği ilerlemeye ilişkin Avrupa Parlamentosu Kararı (2006/2118(INI))"ndaki 43. maddenin açık biçimde devamı olduğu görülmektedir.&lt;br /&gt;"Aşırı sağ kuruluşlar tarafından yürütülen, yabancı düşmanı ve ırkçı ‘Talat Paşa Komitesi’ni, Avrupa ilkelerini ciddi şekilde ihlal eden ve aynı kuruluşlarca Lion ve Berlin’de düzenlenen muhalif gösterilerden dolayı kınamakta; Türkiye’yi bu komiteyi kapatmaya ve faaliyetlerine son vermeye davet etmektedir."&lt;br /&gt;Dikkat edilirse, tıpkı yasa taslağındaki gibi burada da, soykırımı uluslararası bir yalan olarak reddeden Talat Paşa Komitesi'nin ırkçı ve yabancı düşmanı olduğu ifade edilmektedir. Ayrıca Berlin 2006'nın Alman Hükümeti nezdindeki etkisi de, bu yasa taslağı çerçevesinde açıkça ortaya çıkmıştır.&lt;br /&gt;Irkçılığı ve yabancı düşmanlığını Avrupa'da engellemeyi amaçlayan bir yasanın içine soykırımı reddetmenin, tehciri olumlu karşılamanın suç olarak yedirilmesi, açıkça bu etki çerçevesinde değerlendirilmelidir.&lt;br /&gt;Dikkat edilirse AB, soykırım söz konusu olduğunda iki konuya eğilmektedir. Birincisi Yahudi soykırımı, ikincisi ise Ermeni soykırımı konusu.&lt;br /&gt;Bu yasanın Yahudi soykırımının inkarını cezai yaptırıma bağlama amacı olsa da, gerçek ve güncel amaç kesinlikle Ermeni soykırımının inkarını engellemek, tehciri savunmayı caydırmaktır. Almanya'da Prof. Dr. Hakkı Keskin'e yönelik olarak başlatılan psikolojik savaşın açıkça devamı söz konusudur. (Bu konuda bkz., http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&amp;idhaber=481 )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'yi savunan Talat Paşa Komitesi'nin ve Prof. Dr. Hakkı Keskin ve onun gibi nice yurtseverin sesleri bu yasayla kısılmak istenmektedir. Bunun bir sindirme, yıldırma operasyonu olduğu açıktır. "Ermeni Soykırımı'nın emperyalist bir yalan" olduğunu ifade etmenin ırkçılık ve yabancı düşmanlığı olduğu suçlamasını içinde barındıran bu yasa tasarısı, açık bir psikolojik savaşın göstergesidir. O nedenle Hrant Dink cinayeti ve onun ardından yaşananları düşünürsek, bu psikolojik savaşın çok boyutlu yürütüldüğü açığa çıkar. Birbirinden bağımsız değildir. Bu süreçte, ülkemizde yükselen Amerikan  ve AB karşıtı eğilim, programsız, hedefsiz, ırkçı bir akımın kaosa, şiddete ve düşmanlığa eğilimli tepkiselliği olarak yansıtılmak istenmiştir. &lt;br /&gt;Yasanın gündeme gelmesi ve onaylanması ile birlikte, Türkiye'nin AB aracılığıyla Atlantik kapısında asılı durma sürecini tamamen sona erdirecek gelişmelerin kapısı da aralanacaktır. AB meselesinde konumlar daha da keskinleşecektir. Zira bu yasadan sonra hala Türkiye’nin AB üye adaylığından çekilmemesini savunmak, AB’nin Ermeni soykırımını inkarı ve tehciri olumlamayı suç sayan bu yasasını savunmak, bunları suç sayan anlayışı paylaşmak anlamına gelecektir. Bu yasadan sonra AB’yi savunmak, Ermeni Soykırımı olduğunu savunmak ve tehcirin bir suç olduğunu kabul etmek anlamına gelecektir. Zira İngiliz The Daily Telegraph gazetesinin 2 Şubat 2007 tarihli "EU Plans Far-Reaching 'Genocide-Denial' Law" başlıklı haberine göre, taslak metinde her üye ülkenin soykırımı, insanlığa karşı işlenen suçları ve savaş suçlarını olumlamayı, küçük görmeyi ya da inkar etmeyi cezalandıracak şekilde, gerekli düzenlemeleri yapmasının zorunlu olduğu ifade edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Bkz: &lt;strong&gt;The Daily Telegraph&lt;/strong&gt;, &lt;br /&gt;http://www.telegraph.co.uk/news/main.jhtml?xml=/news/2007/02/02/weu02.xml, 2 Şubat 2007)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Böylece Türkiye, AB'nin bu yasası çerçevesinde Ermenilere soykırım yapıldığını kabul etmemesi ya da tehcirin doğru ve zorunlu bir karar olduğunu savunması durumunda, üyesi olmak istediği AB'nin yasal düzenlemesine karşı davrandığı, dolayısıyla "ırkçılık ve yabancı düşmanlığı" suçunu teşvik ettiği için AB üyesi olamayacaktır. Akıl yürütmeyi sürdürelim: Soykırımı kabul edip AB üyesi olması durumundaysa, yukarıda ifade edildiği üzere, üye ülkelere yüklenen sorumluluk bağlamında soykırımı inkar eden, tehciri doğru bulan yurttaşları hapis cezasına çarptırmak durumunda kalacaktır. Parlamentolarda "soykırım"ın gerçekleştiği tarihler olarak 1915-1923 yılları arası kabul edildiğine göre, Türkiye'nin Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı da kapsayacak biçimde Kemalist Devrim sürecini övmek, vatan savunmasını övmek, Türkiye'nin bağımsızlığını övmek suç kapsamına alınacaktır. Çok nettir: Bu yasayla Avrupa Birliği, vatanımızı savunmayı suç kapsamına almaktadır. Bu koşullarda bile Türkiye’nin AB üye adaylığından çekilmemesini savunanlar olduğunda, bunun vatana ihanet suçu kapsamına gireceği açıktır.&lt;br /&gt;Bütün bunlar, söz konusu yasanın kabul edilmesi durumunda bile Türkiye'nin AB üyeliğini savunan kesimlerin işbirlikçi konumlarını daha da açığa vurması bakımından üzerinde önemle durulması gereken değerlendirmelerdir. Yasa, Türkiye'yi parçalama projesinin devamıdır. Bu süreçte AB'ye ilişkin konumlanışları keskinleştirmesi bakımından üzerinde önemle durmamız gerektiğini düşünüyorum.&lt;br /&gt;Yasa ayrıca Ermeni soykırımı tezlerini ABD'de ve AB'de seslendiren, parlamentolardan geçirten gücün Ermeni lobisi olduğu yönündeki efsaneyi de sona erdirecek türdendir. Bütün AB üyesi ülkeleri kapsayacak böyle bir yasanın da Ermeni lobisinin ürünü olduğunu söylemek, enikonu gülünç olacaktır. Ermeni soykırımı tezlerinin arkasında emperyalist güçlerin bulunduğu, yasanın taslağına bakılarak bile anlaşılır, gözle görülür hale gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak şunu belirtmeliyiz. Bu yasayla Talat Paşa Komitesi'nin başarısı da itiraf edilmiştir. Aslında Eylül 2006'daki Avrupa Parlamentosu kararı, Ermeni Soykırımı iddiaları üzerinden şekillenen saldırı-savunma mevzilerinin gerçek taraflarını göstermişti. Bir yanda emperyalist Avrupa Birliği, diğer yanda emperyalistlere yalanlarını kendi yurtlarında yüzlerine vuran Talat Paşa Komitesi. Avrupa Parlamentosu'nun Talat Paşa Komitesi’nin kaldırılmasını isteyen raporu, Türkiye'yi savunan, AB'nin Türkiye'ye yönelik saldırılarını göğüslemeye yönelen en önemli milli birlikteliğe işaret ederek vatan savunmasının gerçek tarafının kim olduğuna işaret etmişti.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2027023786964466955-7486102331244847584?l=denizyalcin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizyalcin.blogspot.com/feeds/7486102331244847584/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=7486102331244847584' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/7486102331244847584'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/7486102331244847584'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizyalcin.blogspot.com/2007/02/abnin-yeni-yasa-tasarsna-gre-vatanmz.html' title='AB’nin Yeni Yasa Tasarısı’na Göre Vatanımızı Savunmamız Suç Kapsamında'/><author><name>Deniz Yalçın</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02693086481865684396</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RcT3kmPRwvI/AAAAAAAAACY/DAokEBUjKaQ/s72-c/Vatan-20060213.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2027023786964466955.post-8990116996300137822</id><published>2007-01-29T19:26:00.000+02:00</published><updated>2007-01-29T19:42:17.024+02:00</updated><title type='text'>ABD Ulusal Güvenlik Belgeleri: “Türkiye’nin Tarafsız Kalmasını Önleyin”</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/Rb4wrJTIaZI/AAAAAAAAACE/CE5hTmJr7HQ/s1600-h/TELAFER.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/Rb4wrJTIaZI/AAAAAAAAACE/CE5hTmJr7HQ/s320/TELAFER.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5025507751980722578" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Fotoğraf: Tel Afer'de ABD'nin Yaptığı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Deniz Yalçın&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazı, 16 Temmuz 2006 tarihli Aydınlık dergisinde yayımlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://denizyalcin.blogspot.com &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;ABD Ulusal Güvenlik Arşivi tarafından yayımlanan ve ABD’nin Ortadoğu’daki propaganda operasyonlarının ayrıntılarını gözler önüne seren 148 belgede, Türkiye’ye özel bir önem verildiği anlaşılıyor. &lt;br /&gt;Söz konusu arşivde bunu kanıtlayan önemli bir belge yer alıyor. 14-21 Şubat 1951 tarihleri arasında ABD’nin Ortadoğu’daki tüm diplomatik misyon şeflerinin, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Yakındoğu bölge sorumlularının ve ABD Silahlı Kuvvetleri’nin üst düzey komutanlarının katılımıyla gerçekleştirilen 8 günlük toplantıda ABD’nin Ortadoğu’daki hedefleri ve öncelikleri yeniden saptanıyor. “Uzlaşılan Sonuçlar ve Öneriler” başlığı ile toplantının ardından yayımlanan ve “çok gizli” ibaresi taşıyan 20 no’lu 48 sayfalık bu belgede ABD, Ortadoğu’da temel önceliği Türkiye’ye veriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;strong&gt;“Türkiye’nin Tarafsız Kalmasını Önleyin”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Raporda yer alan 13 no’lu tavsiyede, Yunanistan’ın asker sayısı ve savunma gücü sınırlı olduğu için bu ülkeye ABD askeri yardımının makul ölçülerde tutulması gerektiği ifade ediliyor ve Türkiye için şu ifadelere yer veriliyor: “En büyük askeri yardım Türkiye’ye yapılmalı ve Türkiye’nin tarafsız kalmasının önüne geçilmeli. Böyle bir yardım hem halihazırdaki askeri varlığı güçlendirme hem de doğrudan bir saldırıya direniş gösterecek saldırgan bir kuvvet yaratma amacını gütmelidir.”&lt;br /&gt;8 gün süren bu toplantıda Türkiye’nin tarafsız kalmasının önlenmesi,  Türkiye’nin Atlantik cephesinde yer alması için askeri yardım yapılması ve Sovyet tehdidi propagandasının güçlendirilmesi kararlaştırılıyor. Bu amaçla ortaya atılan öneri ise, Türkiye’nin derhal NATO üyesi yapılması: Konferansta “ABD’nin Türkiye’de, Yunanistan’da ve sonuç olarak tüm Ortadoğu’da siyasi ve askeri hedeflerine ulaşabilmesi için, mümkün olan en kısa sürede Türkiye ve Yunanistan’ı NATO üyesi yapması gerektiği” ifade ediliyor.&lt;br /&gt;Söz konusu rapor, Türkiye’yi emperyalizmin kapısına bağlayan kararlara İstanbul’da imza atıldığını kanıtlıyor. Nitekim Doç. Dr. Cüneyt Akalın’ın Soğuk Savaş ABD ve Türkiye başlıklı incelemesinde de, 8 gün süren bu toplantının ve ABD’li komutanların Türkiye ziyaretinin Türkiye’nin NATO’ya üye yapılmasında önemli bir köşetaşı olduğu belirtiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Askeri Yardım ve Sovyet Tehdidi Propagandası El Ele&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan bu konferansta en büyük askeri yardımın Türkiye’ye verilmesi kararı öne çıkıyor. Bu noktada Soğuk Savaş’ta Amerikan propaganda aygıtının etkilerinin en fazla hissedildiği ülkenin Türkiye olduğunu belirtmek de yanlış olmaz. Zira 148 belgelik söz konusu arşivde, Amerikan yardımlarının doğrudan doğruya Amerikan çıkarlarının gerçekleştirilmesi yönündeki propaganda faaliyetleri kapsamında değerlendirildiği açıkça ifade ediliyor. 1952’de yayımlanan Ulusal Güvenlik Konseyi Raporu (belge no: 59) bu konuda oldukça açık sözlü: “Yardım programları, psikolojik hedeflere erişmek için kullanılacak.”&lt;br /&gt;Bu noktada yeniden ABD’nin kamuoyu yönlendirme operasyonlarına dönmekte yarar var. Arşivde yer alan 58 no’lu belgede ifade edilen “Arap kamuoyunda etki yaratmak için gazetelerde daha fazla yer satın almak ve manşetlerle başyazıların denetimini ele geçirmek” hedefi, ABD’nin psikolojik savaş operasyonlarını nasıl yürüttüğünü göstermesi bakımından oldukça önemli. Yerel basında ABD ekonomik ve askeri yardımlarının daha fazla yer bulması için teşvik ödenmesi, Batı destekli güvenlik anlaşmalarının övülmesi ve bu makalelerin bölgedeki diğer ülkelere de yayılması, aynı kapsamda öne çıkan propaganda etkinlikleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Propaganda’nın Hedefi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin Ortadoğu’da yürüttüğü propaganda faaliyetlerinin hedefi, 23 Temmuz 1954 tarihli, “Yakındoğu’da ABD Hedefleri ve Politikaları” başlıklı Ulusal Güvenlik Konseyi raporunda şöyle ifadesini buluyor: “Sovyet komünizminin bugün dünyadaki tek emperyalist güç olduğu ve komünist dinsizliğin tüm dinlerin ortak düşmanı olduğu fikrini işleyerek Ortadoğu’daki tarafsızlık yanlısı güçleri bertaraf etmek.”&lt;br /&gt;Konulan bu hedef doğrultusunda yapılanları da yine arşivden öğreniyoruz. 11 Ekim 1955 tarihli, 130 no’lu belge ABD Operasyon Koordinasyon Kurulu tarafından hazırlanan 17 sayfalık bir rapor. Söz konusu kurulda CIA da var. Bu raporda, Yakındoğu’da ABD’nin belirlediği hedefler doğrultusunda 11 Nisan 1955 ile 7 Ekim 1955 tarihleri arasında gerçekleştirilen eylemlerin bir bilançosu çıkarılmış ve eylemler Ulusal Güvenlik Konseyi’ne rapor edilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Aydın kesim Batıcı olmalı”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Raporda, “özgür dünyanın hedeflerine en uygun liderlik gruplarını destekleyin. Aydınların Batı merkezli etkinliklere yönelmesini örgütleyin.” şeklinde ifade edilen görev doğrultusunda nelerin eyleme konduğu şu sözlerle ifade edilmiş: “Dışişleri’nin eğitim programı, aydın kesimin Batıcı olmasının öneminin farkındadır. Siyasi, askeri liderlerle sendika liderleri, haber müdürleri, aydınlar ve öğrenciler, hem birebir temas hem de doktriner yayınların ulaştırılması yoluyla özel ilgi altındadır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sovyet Tehdidi Efsanesi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Aydınları propaganda yoluyla Atlantik cephesine ideolojik olarak bağlama ve bu kesimin katkılarıyla toplumda Batı yanlısı görüşlerin yaygınlaştırılması hedefi güden Amerikan psikolojik operasyon aygıtının bu amaçla yarattığı düşman ise Sovyet tehdidi efsanesi. Aynı belgede, “Sovyet rejiminin Ortadoğu’daki ülkelere dönük “düşmanca” tavırlarının açığa vurulması” konusunda yapılanlar da bunun kanıtı.&lt;br /&gt;Bu konuda en büyük sorumluluğun yine basın yayın organlarına yüklendiği görülüyor. ABD İstihbarat Servisi’nin Yakındoğu’da her türlü aygıttan yararlanarak komünizme ilişkin bilgi yaydığının belirtildiği belgede, Irak’taki anti-komünist kampanyada ABD ile Irak Hükümeti’nin birlikte çalıştıkları vurgulanıyor; Suriye basınında ise Sovyet karşıtı haberlerin ve makalelerin yayınlanması konusunda büyük başarı elde edildiği açıklanıyor ve ABD’nin sağladığı materyallerle yazdırılan iki anti-komünist kitabın satışa sunulduğu belirtiliyor. &lt;br /&gt;Ayrıca, ABD’nin hedeflerine ulaşmasını sağlayacak yazılı ve görsel malzemelerin basında yer almasını sağlamak için kişisel bağlantıların arttırılması yolunda büyük aşama kaydedildiği belirtiliyor ve bunun ölçüsü olarak, sadece Ürdün’de gazetelerin kullandığı ABD kaynaklı yazılı materyallerin sayısında üç kat artış sağlandığı ifade ediliyor. Kütüphanelere de özel önem verildiği rapordan anlaşılıyor. Bölgede son 6 ay içinde kütüphanelerde istihdam edilmek üzere binlerce yeni görevlinin işe alındığını ve bu yolla anti-komünist kitap ve materyallerin daha geniş kitlelere ulaşmasının sağlandığı da aktarılan bilgiler arasında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ABD Bugün de Aynı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin Soğuk Savaş sırasında Ortadoğu’da uyguladığı propaganda taktikleri, hem geçmişe hem de bugüne ışık tutması bakımından oldukça önemli. Nitekim  geçtiğimiz günlerde ABD basınına yansıyan ve ABD Savunma Bakanı D. Rumsfeld’in de kabul etmek zorunda kaldığı Irak merkezli propaganda skandalı, ABD’nin taktiklerinden vazgeçmediğinin kanıtı. ABD’nin Irak işgalinden sonra Lincoln Group adlı bir şirket aracılığıyla Irak’taki bazı basın yayın organlarında direnişçileri hedef alan ve işgali öven yazılar yayınlattığı, köşe yazarlarını parayla satın aldığı geçtiğimiz günlerde kanıtlandı.&lt;br /&gt;Bugün ABD’nin Ortadoğu’daki imajı 1950’lere göre daha da kötü. Bu nedenle ABD, basın yayın organlarında ABD çıkarlarına hizmet eden dezenformasyon faaliyetlerini bizzat yürütmek yerine, sözkonusu ülkelerde faaliyet gösteren danışmanlık şirketleri ve STK’lar aracılığıyla hareket etmeyi tercih ediyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2027023786964466955-8990116996300137822?l=denizyalcin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizyalcin.blogspot.com/feeds/8990116996300137822/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=8990116996300137822' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/8990116996300137822'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/8990116996300137822'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizyalcin.blogspot.com/2007/01/abd-ulusal-gvenlik-arivi-trkiyenin.html' title='ABD Ulusal Güvenlik Belgeleri: “Türkiye’nin Tarafsız Kalmasını Önleyin”'/><author><name>Deniz Yalçın</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02693086481865684396</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/Rb4wrJTIaZI/AAAAAAAAACE/CE5hTmJr7HQ/s72-c/TELAFER.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2027023786964466955.post-8134427218735874377</id><published>2007-01-25T10:07:00.000+02:00</published><updated>2007-01-26T02:16:24.914+02:00</updated><title type='text'>ABD Ulusal Güvenlik Arşivi Belgeleriyle Ortadoğu’da Amerikan Propagandası’nın İçyüzü</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/Rbhp55TIaYI/AAAAAAAAAB4/2HEEoiJyQpw/s1600-h/FELLUCE.bmp"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/Rbhp55TIaYI/AAAAAAAAAB4/2HEEoiJyQpw/s320/FELLUCE.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5023881827686312322" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Fotoğraf: ABD'nin Felluce Katliamı'ndan&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Deniz Yalçın&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin Soğuk Savaş’ın ilk yıllarından itibaren Ortadoğu’da yürüttüğü psikolojik savaş operasyonlarının iç yüzü ortaya çıkıyor. ABD Ulusal Güvenlik Arşivi, 1950’den sonra ABD’nin Ortadoğu’da izlediği propaganda ve psikolojik savaş taktiklerinin birçoğunu açığa vuran 148 gizli belgeyi yayımladı. ABD Büyükelçilikleri’nin bu operasyonların merkezinde oldukları, gizli yazışmalardan bir kere daha anlaşılıyor.&lt;br /&gt;Yapılan yazışmalar özellikle Irak, İran, Suudi Arabistan merkezli propaganda ve psikolojik savaş taktiklerini açığa vuruyor ve aynı stratejiye Türkiye’nin de dahil olduğu “Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi”nde açıkça ifade ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Amerikan Propagandası Neyi Amaçlıyor?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Söz konusu belgelerde ABD’nin Ortadoğu’da 50’li yıllarda geliştirdiği propaganda stratejisi “komünizmle mücadele” olarak ifade ediliyor ve bu amaçla her türlü faaliyet meşru görülüp uygulanıyor. Bunun yanında izlenen strateji, komünizmle mücadele adı altında yükselen Amerikan karşıtlığının dizginlenmesi ve Ortadoğu’nun tamamıyla ABD emperyalizminin denetimine girmesi. 16 Mayıs 1952 tarihinde Irak’taki ABD Elçiliği’nden ABD Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen ve “Irak için Enformasyon Programı” başlığını taşıyan 62 no’lu gizli yazışmada, Irak’ta Amerikan propagandası ile “Batı karşıtlığının üstesinden gelmek için duygusal bir ortam geliştirmek ve böylece ortak bir düşman (komünizm) yaratarak Irak halkı ile Batılı güçler arasında kopmaz bir bağ yaratmak” amacının güdüldüğü açığa vuruluyor. Yine 1952’de İran’daki ABD Elçiliği’nden Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen “İran İçin Enformasyon Programı” başlıklı gizli yazıda da, “Batı ile yakın ilişkilerin en sağlıklı ve karlı yol olduğu propagandası”nın İran’da teşvik edilmesi kararlaştırılıyor.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Devrimci ve Milliyetçi Güçleri Kazanın”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;23 Temmuz 1954’te yayımlanan “Yakındoğu’da Amerikan Hedefleri ve Politikaları” başlıklı ABD Ulusal Güvenlik Konseyi raporunda ise, Ortadoğu’da ABD propagandasının hedefinin “kamuoyundaki Amerikan karşıtı dalgayı tersine çevirmek ve bölgedeki devrimci ve milliyetçi güçleri, Batı karşıtı olmayan ılımlı kanallara sevk etmek” olduğu açıkça ifade ediliyor. Nitekim Müslüman coğrafyada Komünizm’le mücadele stratejisi öncelikle Komünizm ile Siyonizm arasında yakın ve güçlü bağ olduğu yönündeki propagandayla etkin kılınmaya çalışılıyor. Ancak o tarihte bu taktiğin başarılı olmadığını yine ABD itiraf ediyor. Öyle ki 5 Nisan 1954 tarihli 120 no’lu gizli yazışmada, Irak’ta Komünizm ile Siyonizm arasında bağ kurmayı hedefleyen propagandanın beklenenden daha az etki yarattığı vurgulanıyor ve yeni hedefin milliyetçi güçler olduğu şöyle ifade ediliyor: “gazete makalelerinde ve broşürlerde, Komünizm’in Siyonizm yanlısı olduğu propagandası yerine “milliyetçilik düşmanı” olduğu propagandası işlensin.”  24 Temmuz 1958 tarihli 132 no’lu ABD Ulusal Güvenlik Konseyi memorandumunda ise ABD Haber Servisi Başkanı’nın şu sözlerine yer veriliyor: “ABD Ortadoğu’daki milliyetçi güçlerle uzlaşma yoluna girsin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hedefe Ulaşmak: ABD Propagandası Feodalizm’le Kol Kola&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Milli demokratik devrimini tamamlayamayan ülkelerde emperyalist propagandanın yaşam alanı bulduğunu, feodalizmin ve toprak ağalığının emperyalizmin en önemli müttefikleri arasında yer aldığını ABD gizli belgeleri açığa vuruyor. Nitekim 28 Nisan 1952’de İran’daki ABD Elçiliği’nden ABD Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen “İran İçin Propaganda Planı”nda, ABD propagandasının hedef kitlesi şöyle tanımlanıyor: “Yoksul, okuma yazma bilmeyen kırsal nüfus, siyasal ve iktisadi seçkinler, profesörler, öğretmenler, meslek sahipleri, mollalar ve diğer düşünce önderleri.” Görüldüğü üzere ABD, aydınlar üzerinden ideolojik hegemonya kurma ve kendi çıkarlarını herkesin çıkarı olarak yansıtma hedefi için feodalizmin yarattığı yoksulluk ve cehalet ortamından besleniyor. Zira hedef kitle içinde ilk sayılanlar, “yoksul, okuma yazma bilmeyen kırsal nüfus”. Bu da feodalizmle mücadelenin emperyalizmle mücadele anlamına geldiğini bir kere daha kanıtlıyor. Bu noktada 60 no’lu belgede, propaganda faaliyetlerinin başarıya ulaştırılması için “bilginin denetlenmesi ve yorumların yönlendirilmesi” gerektiği de vurgulanıyor. Nitekim Irak’ta bu programın adı şöyle konuluyor: Antikomünist Beyin Yıkama Programı (26 Mayıs 1953, 95 no’lu belge).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Basının Rolü&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Amerikan çıkarlarını Ortadoğu’da hakim kılmak için geliştirilen ideolojik aygıtlar arasında, basın-yayın organlarının önemli yer işgal ettiği belgelerden anlaşılıyor. Örneğin 30 Kasım 1951 tarihli elçilik yazışmasında, ABD Dışişleri Bakanlığı’na, özel bir yayınevi sahibiyle kurulan işbirliğinin daha da güçlendirileceği bildiriliyor. 125 no’lu gizli yazışmada ise, “Kuveyt’te sol görüşlü, antiemperyalist içerikte kitaplar satan kitabevinin ve sahibinin acilen izlemeye alınması” talimatı veriliyor. &lt;br /&gt;61 ve 96 no’lu belgelerde ise, İran’da gazetecilere para karşılığı Sovyetler Birliği karşıtı yazılar yazdırıldığı ilan ediliyor. 62 no’lu belgede ifade edilen “Irak’ta Propaganda Faaliyetleri” arasında ise, “Irak halkını Sovyet emperyalizminin tehditleri konusunda uyanık tutmak ve Batı ile askeri ittifak yapmaya ikna etmek amacıyla bir dergi çıkartılacağı” sayılıyor. 29 Ocak 1954 tarihli gizli yazışmada da, Irak’ta ABD’nin antikomünist yayın faaliyetlerinin deşifre olduğu, bu nedenle faaliyetlerin  Iraklı yetkililer aracılığıyla yürütülmesi gerektiği vurgulanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Musaddık’ı Devirmenin Dayanılmaz Hafifliği&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;ABD Ulusal Güvenlik Arşivi’ndeki gizli belgeler, İran’da ulusalcı Musaddık yönetimini 1953’te deviren darbenin arkasında ABD’nin olduğunu bir kere daha gözler önüne seriyor. 2 Eylül 1953’te ABD’nin İran Elçiliği’nden yapılan gizli yazışmada şu sözlere yer verilmesi boşuna değil: “İran’da darbe, propaganda faaliyetleri için büyük olanaklar yaratacak.” 15 Eylül 1953 tarihli gizli yazışmanın başlığı ise “İran konusunda Medya Rehberliği”. Amaç darbe sonrasında propaganda faaliyetlerini güçlendirmek. 2 Ekim 1953 tarihli yazışmada ise, Musaddık sonrası Şah yönetimini başarılı kılmak için izlenmesi gereken propaganda taktikleri tartışılıyor. 114 no’lu belgede, ABD merkezli New York Times, Newsweek ve Time gibi yayın organlarının ABD propagandası açısından nasıl bir araç olarak görüldüğü de gözler önüne seriliyor. 7 Kasım 1953 tarihli söz konusu yazışmada şu ifadelere yer verilmiş: “İran’da ABD elçiliği, İngiliz ambargosu sonrası kötüye giden İran ekonomisinin durumundan Musaddık yönetimini sorumlu tutmak için New York Times, Time ya da Newsweek’de yayımlanmak üzere bir makale hazırlıyor.” Peki Musaddık kimdi ve ABD’nin İran’daki propaganda faaliyetlerine dönük nasıl bir tehdit oluşturuyordu? Muhammed Musaddık, İngiltere yönetimindeki Anglo-İran Petrol Şirketi’ni 1951’de millileştirmiş ve ardından İran’ın ulusalcı güçleriyle ve TUDEH’le işbirliği yaparak Ortadoğu’daki ABD ve İngiliz çıkarlarının gerçekleşmesini önlemişti. Dolayısıyla Musaddık ülkesinde halk desteğini arkasına alan bir liderdi. Musaddık ABD Devlet Başkanı Eisonhower’ın onay verdiği Ajax Operasyonu sonucunda, CIA ve İngiliz Gizli Servisi tarafından 1953’te devrilmişti. Musaddık’ı deviren darbenin CIA operasyonu olduğuna dair belgeler de ABD Ulusal Güvenlik Arşivi’nde yayınlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Elçilikler: Psikolojik Savaş’ın “Diplomatik” CIA’ları&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Musaddık’ı devirmeye dönük operasyondan ve sonrasında uygulanan yöntemlerden de anlaşıldığı üzere, ABD’nin antiemperyalist güçleri karalama kampanyalarını Ortadoğu’daki Amerikan Elçilikleri bizzat yönlendiriyor. Bu noktada Elçiliklere para ile köşe yazarlarını satın almak yetmiyor, bir de köşe yazarlarının “köşe”lerini satın alarak kendi hazırladığı yazıları yayımlatıyorlar. Bunu yine söz konusu belgelerdeki gizli yazışmalardan anlıyoruz. Örneğin 21 Ekim 1969 tarihli Beyaz Saray Memorandumu’ndaki şu ifadelere bakmak yeterli: “İran Şahı’nın ABD Başkanı Nixon’u öven ifadelerinin basında yer alması için “dost köşe yazarları”na ulaşılmalı”. Görüldüğü üzere Musaddık’ın devrilmesinden sonra iktidara gelen İran Şahı için ABD, “dost köşe yazarları”nı harekete geçiriyor. Emperyalizm’in izlediği taktikler, bu bakımdan süreklilik gösteriyor. ABD ve AB emperyalizminin dost köşe yazarlarının Türkiye’de para karşılığı emperyalizm adına propaganda yapan yazılar yazdıkları, zaten Karen Fogg’un e-postalarında kanıtlanmıştı. Karen Fogg da AB’nin Türkiye nezdindeki elçisiydi. Görülüyor ki emperyalizm, psikolojik savaş operasyonlarını elçilikler aracılığıyla yönetmeyi sürdürüyor. &lt;br /&gt;Bir diğer ilgi çekici belge ise, 28 Eylül 1979 tarihinde CIA tarafından gönderilen “Sovyet karşıtı Gösteri” başlıklı not. Bu notta Hindistan’ın Yeni Delhi şehrinde CIA tarafından Sovyet karşıtı bir protesto gösterisi örgütlendiği ve gösteriyle amacın Afganistan’a yönelik Sovyet müdahalesini protesto etmek olduğu ifade ediliyor. Gerek gösterinin gerekse bunun Hint medyasına yansımasının rapor edildiği bu yazışma da, CIA’nın yöntemlerini açığa vurması bakımından oldukça önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Not: Bu yazı 9 Temmuz 2006 tarihli Aydınlık dergisinde yayımlanmıştır.&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2027023786964466955-8134427218735874377?l=denizyalcin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizyalcin.blogspot.com/feeds/8134427218735874377/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=8134427218735874377' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/8134427218735874377'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/8134427218735874377'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizyalcin.blogspot.com/2007/01/abd-ulusal-gvenlik-arivi-belgeleriyle.html' title='ABD Ulusal Güvenlik Arşivi Belgeleriyle Ortadoğu’da Amerikan Propagandası’nın İçyüzü'/><author><name>Deniz Yalçın</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02693086481865684396</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/Rbhp55TIaYI/AAAAAAAAAB4/2HEEoiJyQpw/s72-c/FELLUCE.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2027023786964466955.post-5482799529089418700</id><published>2007-01-10T22:40:00.000+02:00</published><updated>2007-01-10T22:47:56.041+02:00</updated><title type='text'>ABD'nin Orhan Pamuk'a Verdiği Görev</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RaVQ9k_3LxI/AAAAAAAAABQ/ZiNFRlvGgUo/s1600-h/ayd%C4%B1nl%C4%B1k.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RaVQ9k_3LxI/AAAAAAAAABQ/ZiNFRlvGgUo/s320/ayd%C4%B1nl%C4%B1k.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5018506378608062226" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RaVQ4k_3LwI/AAAAAAAAABI/2EcHdQHLSUU/s1600-h/pamuk.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RaVQ4k_3LwI/AAAAAAAAABI/2EcHdQHLSUU/s320/pamuk.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5018506292708716290" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ABD’nin Orhan Pamuk’a Verdiği Görev&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Deniz Yalçın&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazının daha kısa bir versiyonu 22 Ekim 2006 tarihinde Aydınlık dergisinde yayımlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“2006 Nobel Edebiyat Ödülü, ”kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbirleriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan Orhan Pamuk’a verilmiştir.”&lt;br /&gt;Bu sözler, Büyük Ortadoğu Projesi’nin medeniyetler ve kültürler arası diyalog tezlerinin kendisine yazın alanında bir temsilci bulduğunun tescili gibiydi.&lt;br /&gt;O nedenle Orhan Pamuk’a verilen Nobel ödülü, ABD’nin BOP çerçevesinde 2005 yılında yeniden güçlendirme kararı aldığı “kültürel diplomasi” çalışmalarından bağımsız değerlendirilemez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Pamuk’a Nobel Süreci Nasıl Gelişti?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;ABD Dışişleri Bakanlığı, özellikle Ortadoğu’da yükselen Amerikan karşıtlığının da etkisiyle, Soğuk Savaş sırasında uyguladığı etkin kültürel diplomasi çalışmalarını canlandırma kararını 2005’te aldı. Bu kez amaç, özellikle Müslüman nüfusun yoğunlukta olduğu ülkelerin aydınlarını, yazarlarını “Amerikan değerleri”ni yaymak adına kazanmak olarak açıklanmıştı. Eylül 2005’te ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan raporda ise, sürecin yol haritası ve izlenecek yöntemler saptandı.1 Amaç kültürel alanda “modeller” yaratmak ve ABD’nin BOP’u çerçevesinde ideolojik hegemonya faaliyetleri yürütülmesini sağlamak olarak ifade ediliyor; bunun için de kültürler arası, medeniyetler arası diyalogu çalışmalarının odağına alan yazarların kazanılmasının önemi vurgulanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orhan Pamuk’un 1985-1988 yılları arasında katıldığı ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Uluslararası Yazarlık Programı’nın da, bu süreçte yeniden güçlendirilmesi kararı alındı. [2] Bu program, açıldığı tarihten bu yana düzenli olarak İslam ülkelerinden yazarlar seçiyor ve yetiştiriyordu. İnternet sitesi ABD’nin kültürel diplomasi çalışmalarını yeniden gündeme getiren Eylül 2005 tarihli Dışişleri Bakanlığı Raporu ile açılan söz konusu yazarlık programının özellikle çekici kılınması için bu süreçte başka ne yapılabilirdi? Orhan Pamuk’un bu programa katılan yazarlar arasında Nobel Edebiyat ödülü alan ilk kişi olması, bu noktada anlamlıydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Nobel Edebiyat Ödülü Verilen İlk Müslüman Yazar Pamuk&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bu arada daha da önemli bir “ilk” gözlerden kaçıyordu. Orhan Pamuk, 1901 yılından bu yana verilmekte olan bu ödülü alan ilk Müslüman yazar oldu aynı zamanda. Türk medyası 1988’de Nobel Edebiyat Ödülü alan Mısırlı yazar Necib Mahfouz’un Müslüman olduğu düşüncesinden hareketle, bu ayrıntıyı da kasıtlı veya değil atladı. Oysa Necib Mahfouz, Mısır vatandaşı bir Hıristiyan’dı. Ne olmuştu da 105 yıldır hiçbir müslüman yazara verilmeyen bu ödül, ilk kez Orhan Pamuk’un şahsında bir müslüman yazara verilmişti? Gelin şimdi, Pentagon’a girebilen tek Türk gazeteci olmakla övünen, Türkiye’de ABD ve AB güdümünde çöküşün sözcülüğünü yapan, AB Türkiye Temsilcisi Karen Fogg’dan para karşılığı yazı siparişi aldığı belgelenen Cengiz Çandar’dan bu ödülün ilk kez bir Müslüman yazara verilmesinin ne anlama geldiğini öğrenelim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Ödülün zamanlaması bundan daha iyi olamazdı. Türkiye’nin, Avrupa kapısının yüzüne kapandığını düşünmeye başladığı bir dönem bu. Dünyadaki en yüksek Amerikan karşıtlığı oranı ile de birleşen AB konusundaki hayal kırıklığında da bir artış var. Bu olgu Türkiye’yi küreselleşmiş bir dünyada daha fazla izolasyoncu eğilimlere doğru itiyor. Böyle bir Türkiye’de milliyetçilik ve anakronizm, güçlenmek için uygun zemin ve iklim bulabilir… Medeniyetler çatışması kavramının gündemde olduğu bir dönemde Pamuk bunun saçma olduğunu ve kendisinin Müslüman kültürü ile diğer kültürler arasındaki uyuma katkı vermeye bağlı olduğunu belirtti.”(Bkz.,  &lt;strong&gt;Cengiz Çandar, “Turkey's shining star in pantheon of giants”, The New Anatolian, 16 Ekim 2006, http://www.thenewanatolian.com/opinion-16521.html)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pamuk’a verilen Nobel ile ABD’nin neyi amaçladığını bundan daha net ortaya koyamazdı Çandar. Yükselen Amerikan karşıtlığını ya da Atlantik cephesi karşıtlığını dizginlemek. ABD’nin Soğuk Savaş sırasında Ortadoğu’da sürdürdüğü psikolojik savaş ve kültürel diplomasi çalışmalarını 11 Eylül sonrasında yeniden güncelleştirdiğinin de kanıtı bu.  Bunun için ABD Ulusal Güvenlik Arşivi belgelerine bakmak yeterli.  Söz konusu belgelerde ABD’nin Ortadoğu’da 50’li yıllarda geliştirdiği propaganda stratejisi “komünizmle mücadele” olarak ifade ediliyor ve bu amaçla her türlü faaliyet meşru görülüp uygulanıyor. Bunun yanında izlenen strateji, komünizmle mücadele adı altında yükselen Amerikan karşıtlığının dizginlenmesi ve Ortadoğu’nun tamamıyla ABD emperyalizminin denetimine girmesi. 16 Mayıs 1952 tarihinde Irak’taki ABD Elçiliği’nden ABD Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen ve “Irak için Enformasyon Programı” başlığını taşıyan 62 no’lu gizli yazışmada, Irak’ta Amerikan propagandası ile “Batı karşıtlığının üstesinden gelmek için duygusal bir ortam geliştirmek ve böylece ortak bir düşman (komünizm) yaratarak Irak halkı ile Batılı güçler arasında kopmaz bir bağ yaratmak” amacının güdüldüğü açığa vuruluyor. 23 Temmuz 1954’te yayımlanan “Yakındoğu’da Amerikan Hedefleri ve Politikaları” başlıklı ABD Ulusal Güvenlik Konseyi raporunda ise, Ortadoğu’da ABD propagandasının hedefinin “kamuoyundaki Amerikan karşıtı dalgayı tersine çevirmek ve bölgedeki devrimci ve milliyetçi güçleri, Batı karşıtı olmayan ılımlı kanallara sevk etmek” olduğu açıkça ifade ediliyor. (&lt;strong&gt;Ayrıntılı inceleme için bkz., Deniz Yalçın, “ABD Ulusal Güvenlik Arşivi Belgeleriyle Ortadoğu’da Amerikan Propagandası’nın İçyüzü”, &lt;br /&gt;9 Temmuz 2006, Aydınlık, http://www.antiemperyalizm.org/gercek/gazete/article_1569.shtml&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani ABD, bildiğimiz ABD.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Uluslararası Yazarlık Kursu’nun İşlevi &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Orhan Pamuk’un ABD’de iken katıldığı bu program ABD Dışişleri tarafından çok önemseniyor. Orhan Pamuk’un bu noktada bir model olduğu da, Dışişleri yetkililerinin kültürel diplomasi konusundaki hemen tüm açıklamalarında yer buluyor. Örneğin ABD’nin yarı resmi Dışişleri Bakanlığı görevini yerine getiren Dış ilişkiler Konseyi’nin (CFR) 2002’de yayımladığı “ABD’nin Türkiye’de Kültürel Diplomasi Faaliyetleri” başlıklı raporda, Pamuk’un katıldığı uluslararası yazarlık programına vurgu yapılıyor ve Orhan Pamuk’tan şöyle söz ediliyor: “Kültürel programlar fark yaratır. Orhan Pamuk gibi ABD’de yaşamış ve çalışmış yazarlar, Türkiye’deki insanlara Amerikan tarihini ve değerlerini daha iyi anlatmak açısından büyük bir değer taşımaktadırlar.” [3]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2004: Bush İlk Sinyalleri Veriyor&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;2004 yılında İstanbul’da ABD Başkanı G. W. Bush tarafından yapılan konuşma da, Orhan Pamuk’un çalışmalarının BOP’un kültürel modeli olarak seçildiğinin güçlü işaretlerini veriyordu. Nobel yakındı. Bush şöyle diyordu: “Orhan Pamuk’un yapıtları, kültürler arasında bir köprüdür, tıpkı Türkiye Cumhuriyeti gibi. Pamuk’un da söylediği gibi, bu toprakların insanları önemli olanın tarafların, uygarlıkların, kültürlerin, Doğu ile Batı’nın çatışması olmadığını anlamıştır. Pamuk, “asıl önemli olan, diğer kıtalardan ve uygarlıklardan insanların tıpkı sizin gibi olduğunu fark etmektir” demekte haklıdır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2005’te kültürel diplomasi çalışmalarının hızlandırılması kararının alındığı dönemde ise, Pamuk’un uluslararası çapta bir pazarlama kampanyası ile Nobel’e hazırlanması süreci de hız kazandı. Bu aynı zamanda Pamuk’un Türkiye düşmanlığı konusunda da ABD ile aynı cephede yerini güçlendirdiği yıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Pamuk, Türkiye Düşmanlığı’nda ABD ile Kol Kola&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Pamuk bir İsviçre gazetesine verdiği demeçte şunları söylüyordu: “Benim dışımda kimse söylemiyor; bu topraklarda bir milyon Ermeni, 30 bin de Kürt öldürüldü”. Yine İngilizler’in The Times gazetesine de benzeri yönde bir açıklama yapan Pamuk, sözlerinin arkasında olduğunu, Türkiye'de Ermeni katliamının tabu kabul edildiğini ve tartışılamadığını ifade ediyordu. Söyleşide Türkiye'nin Ermeni katliamını tartışmasının vaktinin geldiğini belirten Pamuk, bu 'bilgi'nin Türk insanından saklandığının ve bunun 'iyi bir şey' olmadığının da altını çiziyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ABD Dışişleri Bakanlığı: “Türkiye’de Tabuları Yıkmayı Teşvik Ediyoruz”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Şimdi ABD’nin Orhan Pamuk’un tabuları yıkması ile ilgili değerlendirmesine bakalım ve Pamuk tabuları kimin için yıkıyormuş, bunu görelim. 27 Mart 2006 tarihinde Amerika Ulusal Konferansı Ermeni Meclisi heyeti ile ABD Avrupa ve Avrasya’dan Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Daniel Fried arasında Washington’da gerçekleştirilen görüşmede Fried’in Pamuk için kullandığı ifadeler aynen şöyle: Türkiye’yi, kuşaklar boyunca tabu olarak kabul edilen konuları daha ciddi ele almaya teşvik etme yollarını arıyoruz. Bu sürecin Türkiye’de başladığını da söyleyebilirim. Örneğin ünlü Türk yazarı Orhan Pamuk’un bu konuyu açıklıkla dile getirdiğini hatırlarsınız.” [4]&lt;br /&gt; Orhan Pamuk’a “tabuları yıkma görevi”nin kim tarafından verildiği bu sözlerden açıklıkla anlaşılıyor. Tabuları yıkma karşılığında Pamuk’un payına ise Nobel düşüyor. ABD BOP kapsamında AKP’ye biçtiği misyonu, kültürel alanda Orhan Pamuk aracılığıyla ilerletmek istiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt; “Pamuk: Amerikan Kültürü Benim İkinci Kültürüm”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Elbette bu noktada bir de Pamuk’un ABD ile ilgili sözlerini ele almakta yarar var. Pamuk 1 Kasım 2004’te Seattle Post Intelligencer’da yayımlanan söyleşisinde, bakınız ABD’yi nasıl değerlendiriyor: American culture is my second culture. America is the country I feel second closest to, since I spent some of my high school and college years in the U.S. It is like a second home to me (Amerikan kültürü benim ikinci kültürüm. Lise ve üniversite yıllarımın bir kısmını ABD’de geçirdiğim için Amerika’yı kendime en yakın ikinci ülke olarak görüyorum. İkinci evim gibi yani.) [5]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pamuk’un bu önemli sözlerini neden mi alıntıladım? Bilindiği üzere Pamuk, Türkiye’nin AB üyeliğinin en hararetli savunucularından birisi. Bunu her fırsatta da seslendiriyor. Ayrıca, Türkiye’nin AB’ye üye olması durumunda işsizliğin azalacağı, demokrasinin yerleşeceği gibi masalsı söylemleri sahiplenmenin yanında, bir de Türkiye’nin AB üyeliğinin medeniyetler arası çatışma yerine medeniyetler arası diyalog adına ilerleme olacağını ifade ediyor. İlginçtir, sürekli olarak AB’nin nimetlerinden dem vuran, Avrupa kültüründen, demokrasisinden söz eden hemen bütün yazarlar, kendilerine en yakın ülke sorulduğunda Avrupa tercihi yerine ABD tercihi yapıyor. Pamuk da böyle. Dikkat edersek, medyada da bazı köşe yazarları için bu durum geçerli. En hararetli AB savunucuları, kritik dönemlerde hep ABD’den yana tavır almakta. Bunu şunu görmek açısından söylüyorum. Türkiye’de medya ve aydınlar aracılığıyla toplumda hakim kılınmaya çalışılan AB masalı da büyük oranda ABD patentli. Kendilerine ikinci yakın ülke olarak ABD’yi görenler (aslında ikinci de değil, apaçık birinci ülke, ama bunu açıkça söylemeleri elbette beklenemez), Türkiye’ye neden AB kapısında bağlı tutulma rolünü biçerler, bu soru üzerinde düşünülmeye değer değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşkusuz benim buna geliştirdiğim bir yanıt var ve ayrıntılı olarak ele alındığında belirginleşmesi çok olası olan bir yanıt bu: Türkiye’nin AB kapısında bağlı tutulma projesi, ABD’nin projesi çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pamuk kısmına dönelim. Hararetli AB savunucusu Pamuk, her nedense kendisine Avrupa kültürünü değil, Amerikan kültürünü yakın bulduğunu ifade ediyor ve Türkiye’nin AB üyeliği projesinin bir ABD stratejisi olduğunu ele verecek biçimde her fırsatta ABD’nin 11 Eylül sonrası süreçte hegemonyasını sürdürmek için geliştirdiği yeni tehdit algısına ve onun kavramsal cephaneliğine başvurarak yanıtlarını geliştiriyor. Ne diyor hatırlayalım: “Türkiye’nin AB üyeliği, medeniyetler çatışmasına son verir, medeniyetler arası diyaloga katkı yapar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O medeniyetler arası çatışma söylemini yaratan da, sonra yarattığı yapay çelişkiler üzerinden kendi cephesini genişletmek için Batı dışı toplumlardan müttefik devşirme yolu olarak medeniyetler arası diyalog taktiğini geliştiren de ABD değil midir? Kuşkusuz öyle ve kuşkusuz Pamuk bunu bilse de, aksini söyleyemez. Peki, Pamuk gibi kimler konuşuyor, kimler Türkiye’nin AB üyeliğinin medeniyetler arası çatışmaya son vereceği söylemi üzerinden siyasetini ilerletiyor? Elbette ABD’de Bush-Cheney-Rice çetesi, AB içinde Blair ve ekibi, Türkiye’de AKP ve Erdoğan hükümeti. Doğal olarak bu söylemin siyasal müttefikleri belirginleşince, kültürel alanda o siyasetin belirgin ve yaygın kılınması görevini üstlenen yazarlara da ödüllerin ardı arkası kesilmez oluyor. Zaten, Türkiye’de Orhan Pamuk’u sevimlileştirme gayreti içindeki kesimlerin esas çaresizliği de, onun kültürel alanda taşıyıcılığını yaptığı ideolojik kurgunun, ABD sevgisinin, AB stratejisinin ve bir bütün olarak emperyalizmin Türk halkının çoğunluğu tarafından onay görmemesinden kaynaklanıyor. Pamuk’un sevilmemesi ya da aldığı ödülün beklenen heyecanı yaratmamış olması bu bakımdan edebiyatla ilgili değil, bu çok açık. Sistemin ideolojik krize giriyor oluşu ve medyayı teslim alan kalemşörlerin gerekli ideolojik hegemonyayı kuramıyor oluşları, panik havasının gerçek nedeni. O yüzden de, başka zaman neredeyse Türk kelimesinin kullanılmasını ırkçılık olarak yaftalayan bu isimler, son birkaç gündür çaresizce köşelerinden Pamuk’un ödülüne yazarın Türk olması nedeniyle sevinmemiz gerektiği gibi yanıtlar geliştirerek içinden çıkılmaz bunalımlara, uykularını kaçıran kabuslara sürükleniyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Türk Edebiyatı Hakkındaki Sözleri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Gelelim Pamuk’un yazarlık anlayışına ve Nobel sonrası yaptığı “bu ödül Türk edebiyatına verilmiştir” şeklindeki açıklamasına. Pamuk burada da sahiplenmediği bir mirasa gönderme yaparak Türk edebiyatçılarını yanına çekmeye, sürece meşruiyet kazandırmaya çalışıyor. Oysa aynı Pamuk, kendisini uluslararası çapta pazarlama sürecinde gerçekleştirilen söyleşilerden birinde, bakın Türk edebiyatında kendisinden önceki kuşaklar hakkında neler söylüyor: “ilk kitaplarımı yayımlarken, bir önceki yazar kuşağı yok olmak üzereydi. Dolayısıyla yeni bir yazar olarak olumlu karşılandım.” Söyleşiyi gerçekleştiren Paris Review ekibi burada devreye girerek şu soruyu soruyor: “Bir önceki yazar kuşağı derken aklınızda kimler var?” ve Pamuk şöyle yanıt veriyor: “Bir önceki kuşağın yazarları, toplumsal sorumluluk hisseden, edebiyatın ahlaka ve politikaya hizmet etmesi gerektiğini düşünen yazarlar. Onlar gerçekçi yazarlar. Birçok yoksul ülkedeki yazarlar gibi onlar da yeteneklerini milletlerine hizmet etme arayışları yolunda harcadılar. Ben onlar gibi olmak istemiyorum.” [6]&lt;br /&gt;İşte Nobel Edebiyat Ödülü, ülkesinin ve halkının sorunlarına duyarlı edebiyat mirasını “ben onlar gibi olmak istemiyorum” diyerek reddeden, yeteneklerini başka amaçlar için değerlendirdiğini bu kadar açıklıkla belirten ve “bu Nobel, Türk edebiyatına armağandır” diyerek edebiyat dünyasından meşruiyet arayan böyle bir yazara verildi. Bununla da kalmıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Atatürk’ün Ordusu İhtiyaçlarımıza Uygun Değil”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Nobel’i Orhan Pamuk’un almasını sevinçle karşılayanlar, ABD’nin kültürel diplomasi çalışmaları nezdindeki bu ilk büyük hamlesini de sevinçle karşılamış oluyorlar. Pamuk’un misyonunun “tabuları yıkmak” ve “Türk tarihini tartışmaya açmak” olduğunu, gerek ABD Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin açıklamaları gerekse Pamuk’un kendi sözleri ele veriyor. “Türk tarihinin hakkından gelinecek” diyen AB temsilcisi Karen Fogg’u anımsatırcasına, Pamuk’un Ekim 2005’te İspanyol ABC Gazetesi’nde yayımlanan söyleşisinde kullandığı şu ifadelere göz atalım bir de: “Atatürk’ün ordusu, bugünkü ihtiyaçlarımız için uygun değil; bu ulusal, güçlü, Jakoben proje, hükümeti bir korse gibi sıkıyor. İhtiyacımız olan, daha liberal bir hükümete sahip olmak”. [7] Kemalist Devrim’i eleştirip AKP’nin hareket serbestisi kazanmasını dert edinen Orhan Pamuk’a ancak bir saptama uygun düşüyor: 11 Eylül aydını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD her ne kadar BOP adına Orhan Pamuk’u öne çıkarsa da, Türkiye bu oyuna gelmiyor. Türk halkının büyük bir çoğunluğunun tepki duyduğu Pamuk’u kendisine model seçen ABD ise, çaresizliğini itiraf etmiş oluyor. Çünkü artık ne AKP ne ABD ne de Orhan Pamuk itibar görüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dipnotlar:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;1 Rapor için bkz., ABD Dışişleri Bakanlığı Resmi Belgesi, “Cultural Diplomacy: The Linchpin of Public Diplomacy”, www.state.gov/documents/organization/54374.pdf&lt;br /&gt;2 Program için bkz., http://www.uiowa.edu/~iwp/PROG/PROGmain.html&lt;br /&gt;3 Bkz., Helena Kane Finn, “US Cultural Diplomacy in Turkey”, Council on Foreign Relations (CFR),  http://www.cfr.org/publication/5285/us_cultural_diplomacy_in_turkey.html&lt;br /&gt;4 ABD Avrupa ve Avrasya’dan Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Daniel Fried’in Ermeni lobisi yetkilileriyle Washington’da gerçekleştirdiği bu görüşmenin tutanakları ABD Dışişleri Bakanlığı’nın resmi internet sitesinde yer almaktadır. http://www.state.gov/p/eur/rls/rm/63791.htm&lt;br /&gt;5 Seattle Post Intelligencer, 1 Kasım 2004, http://seattlepi.nwsource.com/books/197391_moment01.html&lt;br /&gt;6 Söyleşi için bkz, Paris Review, Sayı: 175, Sonbahar/Kış 2005, http://www.theparisreview.org/viewmedia.php/prmMID/5587&lt;br /&gt;7 Söyleşi için bkz., http://frazer.rice.edu/~erkan/blog/archives/000381.html&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2027023786964466955-5482799529089418700?l=denizyalcin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizyalcin.blogspot.com/feeds/5482799529089418700/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=5482799529089418700' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/5482799529089418700'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/5482799529089418700'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizyalcin.blogspot.com/2007/01/abdnin-orhan-pamuka-verdii-grev.html' title='ABD&apos;nin Orhan Pamuk&apos;a Verdiği Görev'/><author><name>Deniz Yalçın</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02693086481865684396</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RaVQ9k_3LxI/AAAAAAAAABQ/ZiNFRlvGgUo/s72-c/ayd%C4%B1nl%C4%B1k.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2027023786964466955.post-6453777354905832284</id><published>2006-12-25T21:34:00.000+02:00</published><updated>2006-12-25T21:42:57.951+02:00</updated><title type='text'>CHAVEZ BİRLEŞİK SOSYALİST PARTİ İLE VENEZÜELLA’YI BİRLEŞTİRİYOR</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RZApL_Pe0mI/AAAAAAAAAA4/_dsDyL2bqzs/s1600-h/logo.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RZApL_Pe0mI/AAAAAAAAAA4/_dsDyL2bqzs/s320/logo.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5012551671195030114" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RZApHfPe0lI/AAAAAAAAAAw/6v0KsILW78c/s1600-h/chavez.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RZApHfPe0lI/AAAAAAAAAAw/6v0KsILW78c/s320/chavez.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5012551593885618770" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Not: Bu yazı 24 Aralık 2006 tarihli Aydınlık dergisinde yayımlanmıştır.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Deniz Yalçın&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3 Aralık 2006’da gerçekleştirilen başkanlık seçimlerinde oyların %63’ünü alarak yeniden Venezüella Devlet Başkanı seçilen Hugo Chavez Frias, 18 Aralık’ta seçim sonuçlarının kutlandığı geniş katılımlı gösteride Venezüella’da kendisine destek veren 23 sol parti ve hareketin tek bir çatıda birleşmesinin zamanının geldiğini, bunun Bolivarcı Devrim’in geleceği açısından büyük önem taşıdığını dile getirdi.&lt;br /&gt;İlk olarak kendi partisi Beşinci Cumhuriyet Hareketi’ni feshetme kararı aldıklarını duyuran Chavez, seçimlerde kendisini destekleyen tüm partilerin tek çatı altında birleşmesi yoluyla oluşturulacak yeni partinin “tabandan sosyalizmi inşa etmek” adına büyük önem taşıdığını ifade ederek, yeni parti için Venezüella Birleşik Sosyalist Partisi adını önerdi. Chavez yeni partinin var olan partilerin birleşimi olmayacağını, bu partinin seçim için değil tabandan devrim için oluşturulacağını, partinin fikir meydanında savaşacağını ve de Venezüella tarihinin en demokratik partisi olacağını belirtti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Önemli olan “vatanın partisi”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Yeni partiyi, "Bolivar Devrimi’nin büyük partisi" olarak tanımlayan Chavez, Venezüella Birleşik Sosyalist Partisi’nin Cumhuriyet'i ve devrimi simgelemesi gerektiğinin de altını çizdi. Seçimlerde kendisini destekleyen partilerin dağınık yapılarının 21. yüzyılın sosyalizminin inşası önünde bir engel olduğunu söyleyen Chavez, sosyalizmin bir sihir sonucu gerçekleşmeyeceğini ifade ederek, yeni partinin emperyalizme ve kapitalizme karşı yürütülen “fikir savaşı”nda, ileriye doğru atılımı sağlayacak sosyalist programın gerçekleştirilmesinde büyük bir görev üstleneceğini özellikle vurguladı.&lt;br /&gt;Chavez çağrısını şu önemli mesajı vererek sona erdirdi: “Bu sözünü ettiğim şey geniş bir cephe değil, tek bir parti. Renkleri, sembolleri unutun. Bunların hepsi önemsiz. Önemli olan “vatanın partisi”dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İlk Tepkiler&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Chavez’e 3 Aralık seçimlerinde devlet başkanlığı kapısını bir dönem için daha aralayan %63’lük seçmen desteğinin arkasında, tek çatı altında birleşmeye davet edilen 23 parti ve hareketin desteği de belirleyiciydi. Ancak burada en büyük pay, Chavez’in partisi Beşinci Cumhuriyet Hareketi’ne (MVR) ait. Chavez’in elde ettiği %63’lük oy oranının  %41.7’si kendi partisi MVR’den; %14.5’i PODEMOS (Sosyal Demokrasi İçin), PPT (Herkes İçin Anavatan) ve Venezüella Komünist Partisi’nden; geriye kalan %7’lik oy ise diğer 20 sol partiden geliyor. &lt;br /&gt;Chavez’in Birleşik Sosyalist Parti çağrısına, birleşmeye çağrılan partilerden gelen ilk tepkiler olumlu. Chavez’in çağrısına ilk olumlu yanıtlar PPT (Herkes İçin Anavatan) ve UPV’den (Venezüella Halk Birliği) geldi. Ayrıca Venezüella Komünist Partisi, söz konusu teklifi değerlendirmek üzere parti kongresini olağanüstü toplamaya karar verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bolivarcı Devrim Hareketi’nden Birleşik Sosyalist Parti’ye&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Peki Chavez’in ülkedeki tüm milli, emperyalizm karşıtı unsurları tek bir partide toplama ve emperyalizme karşı ideolojik ve siyasal mücadeleyi derinleştirerek Bolivarcı Devrim’i ilerletme arayışına nasıl gelindi? &lt;br /&gt;Chavez’in yaptığı çağrının kökleri, Venezüella’da büyük iktisadi yıkımların, krizlerin gerçekleştiği, siyasal yozlaşmanın ve yolsuzlukların maliyetinin topraksız köylülerin, küçük üreticinin, yerli sanayicinin ve emekçi kesimin omuzlarına yüklendiği 1980’li yıllarda belirdi. 1982’de Venezüella Ordusu içinde yaşları 28’i aşmayan, ülkenin içine düştüğü bataklıktan rahatsız, içlerinde Chavez’in de bulunduğu genç subaylar tarafından oluşturulan Bolivarcı Devrim Hareketi (MVR-200), çalkantılı yıllarda cumhuriyetin kurtarılması için milliyetçi ve solcu aydın, siyaset çevresi ile temasa geçti. 1989’da Caracazo olayları olarak anılan, yaklaşık 1000 kişinin yaşamını yitirdiği başkaldırı ise, 90’ların sonuna doğru Venezüella siyasetine damgasını vuracak Bolivarcı Devrim sürecinin habercisi oldu. Bolivarcı Devrim’e giden yolda milat olarak görülebilecek bu tarihten sonra Venezüella pratiğinde emperyalizmin yarattığı çelişmeler derinleşti; siyasal yapılanmalarda emperyalizm ile ittifak veya karşıtlık, ana eksen olarak belirdi. Bu süreç, ülkede baş çelişmenin milli çelişme olarak belirdiğinin itirafı niteliğindeydi ve iktidarı hedefleyen Bolivarcı programı, bu çelişme ekseninde emperyalizme karşı mevzilenen sınıfların gereksinimleri meydana getirdi. &lt;br /&gt;1998’de Bolivarcı Devrim Hareketi, Chavez’in devlet başkanlığı için adaylığını destekleyerek ilk kez seçimlere katılmaya karar verdi. Venezüella yasalarının Bolivar adını taşıyan parti ve hareketlere izin vermemesi nedeniyle, Beşinci Cumhuriyet Hareketi’nin oluşturulduğu ilan edildi ve seçimlere bu isimle girildi. Beşinci Cumhuriyet Hareketi, amacını “cumhuriyeti  yeniden inşa etmek” olarak açıklamıştı. Dördüncü cumhuriyet dönemi, Simon Bolivar’ın öldüğü 1830’lu yıllardan başlayıp 1990’lara uzanan süreci kapsıyordu ve Chavez bu dönemi “halkının çıkarlarını savunmaktan uzak oligarşik yapıların iktidarda olduğu dönem” olarak değerlendiriyordu. Amaç Bolivarcı ruhu diriltmek, Bolivarcı cumhuriyeti yeniden inşa etmek ve Latin Amerika’yı bu temelde birleştirmekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bolivarcılar: Baş Çelişme Milli Çelişme&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Venezüella’da 1980’li yıllardan itibaren, emperyalizme bağımlı kapitalist kesimin ve büyük toprak sahiplerinin ortaya koydukları neoliberal program çöktü. Ne ideolojik ne de siyasal düzeyde kitleleri etrafında örgütleyebilecek bir programa sahip olan emperyalizme bağımlı burjuva kesimi ve onunla ittifak halindeki büyük toprak sahiplerinin programının ve onların geleneksel partilerinin çöküşe geçtiği ortamda Beşinci Cumhuriyet Hareketi doğdu. Ülkedeki baş çelişmeyi sol-sağ ayrışmasından çok emperyalizm ile karşıtı güçler arasında gören, milli çelişmeyi merkeze alan Beşinci Cumhuriyet Hareketi, bu eksende topraksız köylüleri, işçi sınıfını, emperyalizme bağımlı kapitalist sınıfla rekabette çöküşe sürüklenen ulusal burjuvaziyi Bolivarcı program etrafında birleştirdi. Bolivarcı Program, Venezüella’nın Milli Hükümet Programı’ydı. Bu program, Venezüella’nın siyasi ve ekonomik olarak bağımsızlığını, ekonomik olarak ülkenin kendi kendine yeterliliğinin sağlanmasını, milli bir görev ahlakının yerleştirilmesini, yolsuzluğun ortadan kaldırılmasını ve toprak reformunu öngörüyordu. Venezüella’da emperyalizmin yok olmaya sürüklediği sınıfları birleştiren program, aynı zamanda sosyalistlerle milliyetçileri birleştiren Bolivarcı programdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Birleşik Sosyalist Parti önerisinin anlamı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;1999’da yemin ederek göreve başlayan Hugo Chavez’in programı, bugün savunduğu programa göre daha merkezdeydi. Aralık 2006 seçimleri öncesine kadar Venezüella Kültür Bakanı olarak görev yapan ve sosyalist kanattan hükümete katılan Hector Soto, kendisiyle gerçekleştirilen bir söyleşide Chavez’in evrimiyle ilgili şu önemli saptamaları yapıyordu: “Bugünün Chavez’i, 1998’de iktidara gelen Chavez’le aynı değil. 1998’de Chavez sosyal demokrattı, şimdi ise kesinlikle sol cephede. Chavez uygulamaya koyduğumuz projeyi sosyalist, kollektivist ve anti-kapitalist olarak nitelendiriyor ki, 1998’de ya da 2000’de böyle değildi. Yapılan araştırmalardan ve yaşanan gerçeklikten, kapitalizm denizinde herkes için refahın gerçekleşmesinin mümkün olmadığı gerçeğini öğreniyor. Chavez merkezden gelip sola doğru ilerliyor.”&lt;br /&gt;Hem Chavez’in siyasal evriminde hem de sosyalist partilerin Chavez’in Bolivarcı Devrim sürecine bakışlarında belirleyici olan olay, 2002 yılında ABD desteğiyle gerçekleştirilen ve Chavez’i 48 saatliğine görevden uzaklaştıran askeri darbeydi. Darbenin bertaraf edilmesini ve Chavez’in halkın büyük desteği sonucunda yeniden iktidara getirilmesini izleyen devrimci süreç, aynı zamanda Chavez’in emperyalizm karşıtı siyasetini güçlendirmesine ve sosyalizm hedefini seslendirmesine de imkan vermesiyle radikalleşti. &lt;br /&gt;Diğer taraftan Beşinci Cumhuriyet Hareketi, hiçbir zaman gerçek anlamda bir siyasal parti olmadı. Daha çok seçim dönemlerinde Chavez’in bir araya getirdiği siyasal unsurların birleştiği platform görevini üstlenen bu hareketin, Bolivarcı Devrim’in bu yeni aşamasında Chavez tarafından feshedilmesi ve Chavez’in ilk kez, tabandan örgütlenerek gelen, fikir savaşını kazanmaya katkı verecek, 21. yüzyılın sosyalizminin inşa edilmesine önayak olacak birleşik bir parti fikrini ifade etmesi nasıl yorumlanmalı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Chavez Neyi Saptıyor?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Chavez, emperyalizm çağında Ezilen Dünya’da milli demokratik devrimi sonuna kadar ilerletebilmek için milli kuvvetlerin Sosyalizm’e yönelmek zorunda olduğunu ve yine emperyalizm çağında kapitalizm ile ayakta kalmanın mümkün olmadığını saptıyor.&lt;br /&gt;Chavez, ABD emperyalizminin yaşadığı çöküşün farkında. Bununla birlikte ABD’nin, yıllardır bir araya gelmeyi başaramayan sağın işbirlikçi kesimlerini Bolivarcı Devrim karşısında birleştirmesinin ve sağın tek adayla seçimlere girmesinin gelecekte yaratabileceği tehlikenin de farkında. Emperyalizmin örgütlülüğü karşısında, emperyalizm karşıtı Bolivarcı Devrimciler’in siyasal olarak parçalı ve dağınık bir yapıda kalmaları, Bolivarcılar için endişe kaynağı. Zira emperyalizm ve Venezüella’nın emperyalizme bağlanmış sermaye gruplarının TÜSİAD’ı konumundaki örgütü Fedecamaras ve toprak reformu ile güçleri gerileyen büyük toprak sahipleri, Bolivarcı devrim sürecini tersine çevirmek için siyasal planda ayrılıkları geri plana atarak Chavez’in karşısında tek adayı güçlendirme stratejisi izliyor. Emperyalizmin birleştirdiği sınıflara karşı Chavez de milli kuvvetlerin birleşmesinin ve bunun tabandan örgütlenmesinin büyük bir zorunluluk olduğunu görüyor. Chavez, devrimci sürecin milli kuvvetlere öncülük edecek bir parti olmaksızın ilerletilemeyeceğini saptıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bolivarcı Devrim, Öncü Partisi’ni Kuruyor&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan Chavez’e son seçimlerde destek veren %63’lük seçmen kitlesiyle, anketlerde sosyalizm düşüncesine katıldığını belirten Venezüellalılar’ın oranının hemen hemen aynı olması, bu noktada önemli bir saptamaya da olanak veriyor. Chavez devrimcileşirken, kendisine destek veren kesimleri de devrimcileştiriyor. Sosyalizm düşüncesine duyulan inanç, giderek Chavez’e olan destek paralelinde biçimlenmeye başlıyor. Venezüella’nın devrimci dönüşümünü kendi şahsında cisimleştiren Chavez, bu olumlu yükselişi tabandan örgütlenen, güçlü bir halk desteğine sahip bir siyasal parti aracılığıyla kurumsallaştırmak ve kalıcılaştırmak istiyor. Zira Chavez devrimci sürecin kaderini, kendi kaderine bağımlı kılmak istemiyor. Dolayısıyla, devrimin tarihsel koşullarının kendisinden sonra da ilerletilebilmesi için ideolojik ve siyasal birlik, mücadele aygıtı arıyor. Bu mücadelenin “partisiz” yürütülemeyeceğinin farkında. Bu nokta, Chavez’in Birleşik Sosyalist Parti çağrısının altında yatan dinamikleri kavramak açısından büyük önem taşıyor. Zira Chavez’in anayasal görev süresi 2012’de dolacak. Chavez, Bolivarcı Devrim’in birleştirici gücünün “parti” olacağının farkında ve bundan sonrası için bu hedefe kilitleneceğinin işaretlerini veriyor. &lt;br /&gt;Bu noktada Chavez’in tarihsel olarak gördüğü bir önemli işleve daha vurgu yapmakta yarar var. Chavez kendisiyle birlikte Venezüella halkını sosyalizm düşüncesine yaklaştırırken, solda yer alan partileri de milli çizgiye çekiyor. Yani Bolivarcılık, emperyalizm karşıtı güçleri milli hükümet programında ve onun partisinde birleştiriyor. Dolayısıyla Chavez siyasal düzeyde ülkenin sosyalist güçlerini ortak bir program ve parti etrafında birleşmeye çağırırken, aslında hatları belirginleşmiş bir milli programın ve bu program etrafında halihazırda birleşen güçlerin partisini oluşturmayı kastediyor. Bu son derece önemli. Yani Venezüella’nın halkçı, milliyetçi ve sosyalist güçleri, tek parti bayrağı altında mücadeleyi birleştiriyorlar. Bunu da, tüm sol partilerin bu bayrak altında birleşmeye çağrılmamasından anlıyoruz. Örneğin Bandera Roja, The MAS, Causa Radical, Union ve Solidaridad gibi sol partiler, Chavez karşıtı cephe içerisinde yerlerini çoktan almış durumdalar. Dolayısıyla burada Chavez’in birleşmeye çağırdığı parti ve hareketlerde sadece sol nitelik değil; Bolivarcı Devrim’e, milli programa yaklaşmış olma ölçütü de aranıyor. Bu da Chavez’in Birleşik Sosyalist Parti çağrısının halkçı, milliyetçi ve sosyalist güçler arasındaki birliği ifade edeceğini ve devrimci sürecin partileşerek derinleştirileceğini anlatıyor.&lt;br /&gt;Ayrıca dikkatle üzerinde durulması gereken bir diğer unsur da, Chavez’in Birleşik Sosyalist Parti oluşturulmasını “fikir savaşı”nı kazanmak için de önermiş olması. Bu da çok önemli, zira Chavez kendisine destek veren halk kitlesini sosyalizm düşüncesine yaklaştırırken, bir yandan da bu sürecin ideolojik düzeyde mücadelesini yürütecek partili kadroların ve “organik aydınlar”ın yetiştirilmesinin önemine vurgu yapıyor. İdeolojik düzeyde emperyalizme karşı yürütülecek mücadelede parti ve aydınlar büyük önem taşıyor. Bolivarcı Devrim pratiğinde ideolojik mücadelenin önemini Kültür Bakanı Hector Soto, kendisine yöneltilen “tam olarak iktidarda mısınız?” sorusuna yanıt verirken şöyle saptıyor: “İktidarın tamamına sahip olduğumuzu hissetmiyoruz. İktidarın sadece küçük bir kısmına, yani hükümete sahibiz. İktidar, medya tarafından denetlenen ideolojide içkin hala.” Dolayısıyla Chavez’in Birleşik Sosyalist Parti çağrısında ifade ettiği “fikir savaşı”nı kazanma hedefi, sosyalizm düşüncesine yaklaşan halk kitlesinin ulusalcı pratiğiyle sosyalist kadroların teorisini Bolivarcı Devrim programı nezdinde birleştirme çabasından ayrı düşünülemez.&lt;br /&gt;Sonuç olarak Chavez’in Birleşik Sosyalist Parti önerisi, ezilen dünyanın kurtuluşu için anahtar konumda olan evrensel bir gerçeğe işaret ediyor: Halkçılar, milliyetçiler ve sosyalistler birleştiğinde emperyalizm yenilmektedir. Hem Kemalist Devrim pratiğimizin hem de Bolivarcı Devrim’in bugün geldiği aşamanın anlattığı evrensel gerçek budur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2027023786964466955-6453777354905832284?l=denizyalcin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizyalcin.blogspot.com/feeds/6453777354905832284/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=6453777354905832284' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/6453777354905832284'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/6453777354905832284'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizyalcin.blogspot.com/2006/12/chavez-birleik-sosyalist-parti-ile.html' title='CHAVEZ BİRLEŞİK SOSYALİST PARTİ İLE VENEZÜELLA’YI BİRLEŞTİRİYOR'/><author><name>Deniz Yalçın</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02693086481865684396</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RZApL_Pe0mI/AAAAAAAAAA4/_dsDyL2bqzs/s72-c/logo.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2027023786964466955.post-5668106401166283593</id><published>2006-12-22T10:38:00.000+02:00</published><updated>2006-12-22T11:01:45.846+02:00</updated><title type='text'>CFR Başkanı Richard Haass’ın Kaleminden “Yeni Ortadoğu”</title><content type='html'>Deniz Yalçın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin yarı resmi Dışişleri Bakanlığı olarak da bilinen Dış İlişkiler Konseyi’nin (CFR) Başkanı Richard Haass imzasıyla Foreign Affairs dergisinin son sayısında yayımlanan “Yeni Ortadoğu” başlıklı başmakale, ABD’nin Ortadoğu stratejisinin yenilgiye uğradığını ilk ağızdan itiraf ediyor. Makale, Richard Haass gibi bir isim tarafından kaleme alınması bakımından önemli. Daha önce ABD Dışişleri Bakanlığı’nda birçok üst düzey görevde bulunan Haass’ın CFR Başkanlığı’na getirilmesi de rastlantı değildi. Haass, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin fikri mimarları arasında yer alan ve AKP’yi 2002 seçimleri öncesi “ılımlı İslam modeli” olarak yeni muhafazakar yayın organları aracılığıyla pazarlayan bir isim. Bu nedenle Haass’ın ABD dış politikasına yön veren Foreign Affairs dergisinde yayımlanan makalesi ve söyledikleri dikkate değer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Haass: “ABD Üstünlüğü Bitti”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haass makalesine ABD açısından oldukça karamsar bir Ortadoğu tablosu çizerek başlıyor ve ABD’nin Ortadoğu’daki yenilgisini gözler önüne serecek biçimde şöyle diyor: “Ortadoğu’da ABD üstünlüğü dönemi sona erdi ve yeni bir tarihsel süreç başladı. Bu yeni dönem, yeni aktörler ve güçler tarafından biçimlendirilecek.” Haass’ın sözleri, Ortadoğu’da ABD için yenilginin artık apaçık gündeme geldiğinin göstergesi. Ayrıca Haass’ın “yeni Ortadoğu” ifadesi ile, ABD’nin rahatça at koşturamaz hale geldiği, Çin ve Rusya’nın bölgedeki etkisini arttırıp ilişkilerini güçlendirdiği yeni bir dönemi anlatmak istediği de, ilk cümleden anlaşılıyor. Haass’ın karamsarlığı şu cümlelerle sürüyor: “Yeni, barışçı, esenlikli ve demokratik bir bölge vizyonu gerçekleşmeyecek. Doğmakta olan yeni Ortadoğu, kendisine ve ABD’ye büyük zararlar verebilecek nitelikte.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Eski Ortadoğu”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haass, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Sovyetler’in dağılması ile birlikte ABD’nin Ortadoğu’da daha önce öngöremediği ölçüde etkiye ve hareket serbestisine kavuştuğunu belirtiyor ve kendisinin “eski Ortadoğu” olarak adlandırdığı dönemin belirgin niteliklerini şöyle sıralıyor: “Saldırgan bir Irak; radikal, ancak bölünmüş ve görece zayıf bir İran ve bölgenin en büyük gücü, nükleer silah sahibi İsrail.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çöküşün 4 Nedeni&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Eski Ortadoğu’yu bu şekilde tanımlayan Haass, ABD’ye sadece 15 yıllık bir üstünlük sağlayan bu “eski” dönemin sonunu getiren 4 neden sayıyor: Birincisi ve en önemlisi, Bush yönetiminin 2003 yılında Irak’ı işgal etme kararı alması ve ardından yaşanan gelişmeler. İkincisi, Ortadoğu barış sürecinin çöküşü. Ortadoğu’da Amerikan devrinin sona ermesine yol açan üçüncü etmense, geleneksel Arap rejimlerinin radikal İslamcı yükselişe yanıt geliştirmekteki başarısızlığı. Haass’a göre sonuncu etmen, küreselleşmenin bölgeyi dönüştürmesi. Özellikle medyada yaşanan küreselleşmenin bütün Ortadoğu’da ABD zulmünü kitlelere aktarmaya hizmet ettiğini, bunun Amerikan karşıtlığını arttırdığını ve artık bölgedeki hükümetlerin ABD ile eskisi gibi esnek ve rahat bir ilişki geliştirmekten çekindiğini belirten Haass, bunun çok önemsenmesi gerektiğinin de altını çiziyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yeni Ortadoğu: “Avrasya güçleri ABD’ye meydan okuyacak”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu saptamaların ardından Haass, makalesinde Ortadoğu’nun geleceğine dönük 12 öngörüde bulunuyor. Bunların öne çıkanları ise şunlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- ABD’ye, diğer bölgesel güçler tarafından sürekli meydan okunacak. Çin ve Rusya, olası bir İran operasyonuna karşı her türlü direnişi gösterecek. Çin, Rusya ve bazı Avrupa devletleri kendilerini ABD’nin politikalarından ayrıştırma yolunu seçecek. Diğer bir deyişle Avrasyacı hat belirginleşecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İran, İsrail ile birlikte bölgenin en önemli iki gücünden biri olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Irak’taki karışıklık sürecek, şiddet artarak toplumun bölünmesi süreci hız kazanacak. Ve en kötüsü, komşularına da sıçrayacak bir iç savaşın sonucunda Irak, “başarısız devlet” olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Çin ve Hindistan’dan gelen petrol talebi nedeniyle, petrol fiyatlarında gerileme olmayacak. İran, Suudi Arabistan ve diğer petrol üreticisi ülkeler, bu durumdan büyük yararlar sağlayacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;BOP’çular Baklayı Ağızlarından Çıkarıyor: “Demokrasi Terörizme Yanıt Değil”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin Ortadoğu’daki stratejisinin başarısızlığa uğramasının temelinde askeri güce aşırı güvenmenin yattığını belirten Haass, hem ABD’nin hem de İsrail’in Irak ve Lübnan deneyimleri üzerinden şu çıkarımı yapması gerektiğini belirtiyor: “Askeri güç, sihirli değnek değildir.” Ne Irak’ta ne de Lübnan’da askeri seçeneğin başarıyı getirmediğini, bu nedenle bu seçeneğin son seçenek olarak değerlendirilmesinin zamanının geldiğini ifade eden Haass, demokrasinin gelişmesinin bölgeyi sakinleştireceği yönündeki varsayımın ikinci büyük hata olduğunun anlaşıldığını yazıyor ve baklayı ağzından çıkarıyor: “Demokrasi terörizme yanıt değil. ABD yönetimi, antidemokratik hükümetlerle çalışmayı sürdürmeli.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Haass’ın “Yeni Ortadoğu”su: Tükeniş&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin Ortadoğu’nun demokratikleştirilmesi bahanesi üzerinden arttırdığı saldırganlığını en hararetli biçimde savunan Haass’ın geldiği çizgi önemli. Demokrasi’nin ABD emperyalizmi açısından taşıdığı anlamı göstermesi bakımından oldukça açık sözlü davranan Haass, ABD’nin Ortadoğu’da, askeri olmayan araçlardan ve yöntemlerden yararlanmasının yapılacak ilk önemli iş olduğunu belirttiği makalesini, her türlü diplomasinin öne alınması gerektiğini açıklayarak sona erdiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta Haass’ın ABD dış politikasına yön veren, yön vermenin yanında ABD Dışişleri Bakanlığı’na egemen olan fikirleri ve geleceğe dönük politika değişikliklerini de bildirme işlevi gören Foreign Affairs dergisinde yayımlanan bu başmakalesi, ABD’nin yenilgisini olduğu kadar çaresizliğini de ilk ağızdan göstermesi bakımından tarihe geçecek nitelik taşıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Richard Haass Kim?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Richard Haass, ABD’nin gayri resmi Dışişleri Bakanlığı olarak da bilinen Dış İlişkiler Konseyi’nin (CFR) Temmuz 2003’ten bu yana başkanlığını yürütüyor. ABD dış politikasında oldukça etkili bir isim olan Haass, bu göreve gelmeden önce son olarak ABD Dışişleri Bakanlığı’nda Siyaset Planlama Daire Başkanlığı görevini yürütmekteydi. Haass aynı zamanda bir önceki ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın başdanışmanı olarak görev yaptı. 1989 ile 1993 yılları arasında George Bush’un özel yardımcılığı görevini de yürütmüş olan Haass, özellikle Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin ve AKP temelinde “ılımlı İslam” modelinin fikri önderleri arasında yer alıyordu. AKP iktidarının Türkiye’yi Ortadoğu ülkelerine ılımlı İslam ülkesi olarak yansıtmaya yarayacağının ABD Dışişleri’ndeki en hararetli savunucularından olan Haass’ın bu son makalesi, bu stratejinin başarılı olamadığının bir kanıtı olması bakımından büyük önem taşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Not: Bu Yazı 5 Kasım 2006 tarihinde Aydınlık dergisinde yayımlanmıştır.&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2027023786964466955-5668106401166283593?l=denizyalcin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizyalcin.blogspot.com/feeds/5668106401166283593/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=5668106401166283593' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/5668106401166283593'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/5668106401166283593'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizyalcin.blogspot.com/2006/12/cfr-bakan-richard-haassn-kaleminden.html' title='CFR Başkanı Richard Haass’ın Kaleminden “Yeni Ortadoğu”'/><author><name>Deniz Yalçın</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02693086481865684396</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2027023786964466955.post-1686464212362226708</id><published>2006-12-10T15:23:00.000+02:00</published><updated>2006-12-10T19:10:36.584+02:00</updated><title type='text'>Pamuk'un Babasının Bavulu mu Sizi Ağlatan, Yoksa Çaresizliğiniz mi?</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RXwXv_UY4vI/AAAAAAAAAAg/mqNeMtWVzOI/s1600-h/pamuk22.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RXwXv_UY4vI/AAAAAAAAAAg/mqNeMtWVzOI/s320/pamuk22.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5006902998947390194" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RXwXq_UY4uI/AAAAAAAAAAY/S2_iT6B3Hzk/s1600-h/ismetberkan.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RXwXq_UY4uI/AAAAAAAAAAY/S2_iT6B3Hzk/s320/ismetberkan.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5006902913048044258" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Deniz Yalçın&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 Aralık 2006&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orhan Pamuk'un Nobel töreni haftasında, Amerikancı ve AB'ci basın telaş içinde harekete geçti. Ekranlarda, gazetelerde ve köşe yazılarında, tam anlamıyla bir sevimlileştirme kampanyası yürütülüyor. Orhan Pamuk sağanağından kaçmak ne mümkün! Zaman, Radikal ya da diğer bir deyişle Maviler ittifakı yanına Milliyet'i ve Yeni Şafak'ı almış, Star gazetesi eliyle de Cumhurbaşkanı Sezer'e Pamuk'u kutlamaması noktasında hesap sormaya kadar işi vardırmış ve yine çaresizlikten olacak, toplumda heyecan dalgası yaratmak adına bu ödülü futbolun, sporun popüler kavramları ile anlamlılaştırmaya çalışıyorlar. Şahin Alpay, Zaman'da 9 Aralık tarihinde Nobel ödülünü "edebiyat olimpiyatlarının altın madalyası" olarak tanımlamaya götürmüş işi, İsmet Berkan ise aynı gün Radikal'de yayımlanan yazısında, olayın önemini Galatasaray'ın 2000'de UEFA Kupası'nı kazanmasıyla özdeşleştirerek tabana yaymaya çalışmış. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Milliyet'in tavrı da böyle. &lt;br /&gt;Şimdi düşünüyorum da, burjuvazinin devrimci dönemlerinde kendine özgü bir kültürü, bir yurttaşlık projesi vardı. Bugünse emperyalizm çağında burjuvazinin uluslararasılaşmış kesiminin böyle bir projesinin bulunmadığı ortada. Geçmiş dönemin ulusal temelli kültürel yapısını parçalarken, Türkiye toplumunu etnik ve dini temelde kimlik politikaları ile ayrıştırmaya çalışırken, "ulusal" olan her şeyle çatışmayı kendisine sürekli iş edinirken, belleklerde boşluklara ve kaosa ortam hazırlarken, Kemalist Devrim'in yerleştirdiği ulusal kültürün ve kültür politikalarının yerine ne önermiştir bu kesim? Ajdarlar'ı, Semra hanımları, ekranlardan evlerimize giren o “yılışık ulumaları”, dizi bağımlılıklarını, futbol endüstrisini ve dolayısıyla fanatizmi getirip koymuşlardır bu parçalanmış kültürel vazonun yerine. Şimdi o yarattıkları canavara bakın ki, dolanmış sarmış bedenlerini boylu boyunca, boğuyor bu kesimi. Ve bağırıyorlar köşelerinden: "Sevinin bu ödül için". İş artık sadece Türk olduğu için ya da Türkçe konuştuğu için sevinin" tarzı çaresiz haykırmalara kalmış görünüyor. Ne çok kızardı bu kesim halbuki "sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kütle" olmuşluğumuza. Şimdi o ilkeye sarılmışlar, "canım hepimiz Türküz, seviniverin işte" diyecek noktaya gelmişler.&lt;br /&gt;Aslında farkında oldukları şey şu: Türkiye toplumunda yaşanan büyük kültürel kirlenmeye, yozlaşma ve yabancılaşmaya öyle çok katkı verdi ve öyle çok sessiz kaldı ki bu kesim, şimdi bir edebiyat/kültür ödülüne sevinecek insan bulamıyorlar. Yani durum şu: Toplumu kültürsüzleştirirseniz, sonra kültürel aygıtların üzerinde işleyeceği bir toplum da kalmaz. O bakımdan yapılan anketlerde halkın 1/3'ünün Nobel'den ya da Pamuk'un Nobel almış olmasından haberdar olmaması, sadece Pamuk'a duyulan tepkiden değil. Emin olalım, bu isim Yaşar Kemal olsaydı da aynı olacak ve belki Yaşar Kemal örneğinde Orhan Pamuk için uygulanan kamu diplomasisi taktikleri izlenmeyeceği için bu oran daha da yüksek olacaktı. Dolayısıyla şu birkaç gündür fraklarıyla Stockholm sokaklarını turlayan o AB ve ABD sistemi dışında Türkiye'yi göremeyen zihinlerin Pamuk'un "Babamın Bavulu" başlıklı Nobel konuşmasının ardından döktüklerini ifade ettikleri gözyaşları Pamuk için değil sadece. Bu gözyaşları daha çok yeni emperyalist sisteme uygun olarak yaratılmaya çalışılan kültürel efsane Pamuk için gerekli heyecanı yaratamamakla ilişkili. Herkes kendi için ağlıyor desek yeridir yani. Çöken için ağlıyorlar deyim yerindeyse.&lt;br /&gt;Dolayısıyla Doğan Grubu için Orhan Pamuk, holding sermayesi ile beslenen kültürel iklimde tatlı bir esintiydi, şimdi oldu bir yağmur. Buyrun şemsiyenizi de ben vereyim. &lt;br /&gt;Konumuz Orhan Pamuk olunca, insan nasıl bir kültürel yaklaşımla karşı karşıya olduğumuzu merak etmekten alamıyor kendini. Merak edenler için sözü Pamuk'a bırakalım. Pamuk 1 Kasım 2004’te Seattle Post Intelligencer’da yayımlanan söyleşisinde, bakınız ABD’yi nasıl değerlendiriyor: American culture is my second culture. America is the country I feel second closest to, since I spent some of my high school and college years in the U.S. It is like a second home to me . Yani şöyle diyor: Amerikan kültürü benim ikinci kültürüm. Lise ve üniversite yıllarımın bir kısmını ABD’de geçirdiğim için Amerika’yı kendime en yakın ikinci ülke olarak görüyorum. İkinci evim gibi yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kaynak: http://seattlepi.nwsource.com/books/197391_moment01.html  &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pamuk’un bu önemli ve dikkat çekici sözlerini neden mi alıntıladım? Bilindiği üzere Pamuk, Türkiye’nin AB üyeliğinin en hararetli savunucularından birisi. Bunu her fırsatta da seslendiriyor. Ayrıca, Türkiye’nin AB’ye üye olması durumunda işsizliğin azalacağı, demokrasinin yerleşeceği gibi masalsı söylemleri sahiplenmenin yanında, bir de Türkiye’nin AB üyeliğinin medeniyetler arası çatışma yerine medeniyetler arası diyalog adına ilerleme olacağını ifade ediyor. İlginçtir, sürekli olarak AB’nin nimetlerinden dem vuran, Avrupa kültüründen, demokrasisinden söz eden hemen bütün yazarlar, kendilerine en yakın ülke sorulduğunda Avrupa tercihi yerine ABD tercihi yapıyor. Pamuk da böyle. Dikkat edersek, medyada da bazı köşe yazarları için bu durum geçerli. En hararetli AB savunucuları, kritik dönemlerde hep ABD’den yana tavır almakta. Bunu şunu görmek açısından söylüyorum. Türkiye’de medya ve aydınlar aracılığıyla toplumda hakim kılınmaya çalışılan AB masalı da büyük oranda ABD patentli. Kendilerine ikinci yakın ülke olarak ABD’yi görenler (aslında ikinci de değil, apaçık birinci ülke, ama bunu açıkça söylemeleri elbette beklenemez), Türkiye’ye neden AB kapısında bağlı tutulma rolünü biçerler, bu soru üzerinde düşünülmeye değer değil mi?&lt;br /&gt;Kuşkusuz benim buna geliştirdiğim bir yanıt var ve ayrıntılı olarak ele alındığında belirginleşmesi çok olası olan bir yanıt bu: Türkiye’nin AB kapısında bağlı tutulması projesi, ABD’nin projesi çünkü.&lt;br /&gt;Pamuk kısmına dönelim. Hararetli AB savunucusu yazarımız, her nedense kendisine Avrupa kültürünü değil de, Amerikan kültürünü yakın bulduğunu ifade ediyor ve Türkiye’nin AB üyeliği projesinin bir ABD stratejisi olduğunu ele verecek biçimde her fırsatta ABD’nin 11 Eylül sonrası süreçte hegemonyasını sürdürmek için geliştirdiği yeni tehdit algısına ve onun kavramsal cephaneliğine başvurarak yanıtlarını geliştiriyor. Ne diyor hatırlayalım: “Türkiye’nin AB üyeliği, medeniyetler çatışmasına son verir, medeniyetler arası diyaloga katkı yapar.” &lt;br /&gt;O medeniyetler arası çatışma söylemini yaratan da, sonra yarattığı yapay çelişkiler üzerinden kendi cephesini genişletmek için Batı dışı toplumlardan müttefik devşirme yolu olarak medeniyetler arası diyalog taktiğini geliştiren de ABD değil midir? Kuşkusuz öyle ve kuşkusuz Pamuk bunu bilse de, aksini söyleyemez. Peki, Pamuk gibi kimler konuşuyor, kimler Türkiye’nin AB üyeliğinin medeniyetler arası çatışmaya son vereceği söylemi üzerinden siyasetini ilerletiyor? Elbette ABD’de Bush-Cheney-Rice çetesi, AB içinde Blair ve ekibi, Türkiye’de AKP ve Erdoğan hükümeti. Doğal olarak bu söylemin siyasal müttefikleri belirginleşince, kültürel alanda o siyasetin belirgin ve yaygın kılınması görevini üstlenen yazarlara da ödüllerin ardı arkası kesilmez oluyor. Zaten, Türkiye’de Orhan Pamuk’u sevimlileştirme gayreti içindeki kesimlerin esas çaresizliği de, meselenin Pamuk’un sevilip sevilmemesi değil, onun kültürel alanda taşıyıcılığını yaptığı ideolojik kurgunun, ABD sevgisinin, AB stratejisinin ve bir bütün olarak emperyalizmin Türk halkının çoğunluğu tarafından onay görmemesinden kaynaklanıyor. Pamuk’un sevilmemesi ya da aldığı ödülün beklenen heyecanı yaratmamış olması bu bakımdan edebiyatla ilgili değil, bu çok açık. Yazının başında da ifade etmeye çalıştığım gibi, Türkiye’yi çöküşe sürükleyen sistemlerinin ideolojik krize giriyor oluşu ve medyayı teslim alan kalemşörlerin gerekli ideolojik hegemonyayı kuramayışları, panik havasının gerçek nedeni. Devam edeceğiz bu konuya.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2027023786964466955-1686464212362226708?l=denizyalcin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizyalcin.blogspot.com/feeds/1686464212362226708/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=1686464212362226708' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/1686464212362226708'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/1686464212362226708'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizyalcin.blogspot.com/2006/12/pamukun-babasnn-bavulu-mu-sizi-alatan.html' title='Pamuk&apos;un Babasının Bavulu mu Sizi Ağlatan, Yoksa Çaresizliğiniz mi?'/><author><name>Deniz Yalçın</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02693086481865684396</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RXwXv_UY4vI/AAAAAAAAAAg/mqNeMtWVzOI/s72-c/pamuk22.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2027023786964466955.post-7913209461158798419</id><published>2006-12-02T18:48:00.000+02:00</published><updated>2006-12-02T20:06:18.505+02:00</updated><title type='text'>ABD İLE PKK'YI BİRLEŞTİREN PRATİK VE DYP'NİN YENİ MİSYONU</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RXHAdtbN8UI/AAAAAAAAAAM/OZCYXWJgTZo/s1600-h/YeniOrtado%C4%9FuHaritas%C4%B1.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RXHAdtbN8UI/AAAAAAAAAAM/OZCYXWJgTZo/s400/YeniOrtado%C4%9FuHaritas%C4%B1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5003992277627826498" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ABD İLE PKK'YI BİRLEŞTİREN PRATİK VE DYP'NİN YENİ MİSYONU&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Deniz Yalçın&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 Aralık 2006&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi'nde Ralph Peters imzasıyla Temmuz 2006'da yayımlanan ve Ortadoğu'da sınırları yeniden çizmeyi ve bu doğrultuda "Özgür Kürdistan" yaratılmasını öneren ve kurulacak bu devletin bölgede ABD'nin en önemli müttefiki olacağını ifade eden Amerikan planı, PKK yetkililerinin son açıklamalarına bakılırsa önümüzdeki süreçte daha da tırmandırılacak. &lt;br /&gt;PKK adına açıklama yapan Murat Karayılan şöyle diyor: &lt;strong&gt;"İkinci seçenek sınırların değişmesidir." &lt;/strong&gt;Birinci seçeneği ise konfederal çözüm oluşturuyor. &lt;br /&gt;PKK'nın Özgür Gündem aracılığıyla ve Öcalan'ın açıklamalarıyla son günlerde DYP lideri Mehmet Ağar'a sıcak mesajlar göndermesi bu noktada dikkatle ele alınmalı. Mehmet Ağar, sorunu konfederal biçimde çözecek bir Amerikan planının hazırlıklarını sürdürüyor ve PKK organları yaptıkları açıklamalarda Ağar'ın "seçim sonrasını bekleyin" mesajını destekler bir tutum benimsiyor.&lt;br /&gt;Ağar geçtiğimiz günlerde bir TV kanalında kendisine yöneltilen "somut olarak sorunu nasıl çözeceksiniz?" şeklindeki soruya şu yanıtı vermişti: "Yozgat'ın kaderi ile Musul'un kaderini birleştireceğiz." Coğrafi olarak mı şeklinde devam eden ve katılımcı gazetecilerde şaşkınlık yaratan bu yanıtın ardından Ağar, sözlerini şöyle sürdürmüştü: "Elbette coğrafi olarak. Etrafta Türkiye'yi parçalanmış, küçülmüş gösteren haritalar geziyor. Ben iddia ediyorum Türkiye bu süreçten küçülerek değil, büyüyerek çıkacak."&lt;br /&gt;Bu çok önemli açıklama, ABD'nin DYP aracılığıyla öne çıkartmayı planladığı Yeni Ortadoğu stratejilerinden birine denk düşüyordu. Aslında Ağar'ın açıklamasının anlamını kavramak için, bu sözleri sarfettiği programdan bir gün sonra yayımlanan Özgür Gündem gazetesinin manşetine bakmak gerekiyordu. Ağar'ın açıklamalarının ardından gazetenin manşeti "De Klerk Olabilir" şeklindeydi. Öcalan'ın Ağar'ı Güney Afrika'daki ırkçı rejime son veren beyaz lider De Klerk olmaya aday gördüğünü belirten bu haberde, Ağar'ın bir gece önceki programdaki sözleri övülüyor, ancak ne hikmetse "Yozgat'ın kaderi ile Musul'un kaderini birleştirerek sorunu çözme" perspekfine dair tek satır atıf ya da yorum yapılmıyordu.&lt;br /&gt;Bu elbette, PKK'nın Ağar'ın bu açıklamalarını ABD'nin stratejisi olarak kavradığının ve bu projeye destek vereceğinin dolaylı kanıtıydı.&lt;br /&gt;Bu durumda ABD'nin Ağar alternatifi nezdindeki hedefi şöyle özetlenebilir: Irak parçalanmak üzere. İç savaş başladı. Şii ve Sünni bölgelerindeki mezhep çatışmalarının ve direnişçilerin işgalcilere dönük eylemlerinin sınırı yok. Kuzeyde ise devletleşme yolunda ilerleyen, sermaye ve yatırımcı çekmeye başlayan Kürt bölgesi bulunuyor. ABD bu bölgede ciddi sorunlar yaşamıyor. Temel sorun, giderek bağımsız devlet seslerinin yükseldiği bu bölgenin Türkiye ile ilişkileri tamamen bozmayacak bir çözümle, güneydeki çatışma ve iç savaş ortamından kurtarılması ve zengin petrol yataklarının bulunduğu bu bölgeden petrol transferinin ve enerji güvenliğinin sağlanması.&lt;br /&gt;Şimdi Ağar'ın açıklamasını hatırlayalım. Ne diyordu Ağar: "Yozgat'ın kaderi ile Musul'un kaderini birleştireceğiz." Bu nasıl olacak? Kağıt üstündeki amaç şu: Kuzey Irak'taki Kürt bölgesi Türkiye sınırlarına dahil edilecek. Türkiye'nin güneydoğusu ile Kuzey Irak konfederal yönetim altında birleştirilecek. Federasyon çözümü doğrultusunda Türkiye ulusal devleti devreden çıkartılacak ve fiilen kendi kendisini yöneten, kendi kaynaklarını kullanan, ABD kuklası bir Kürt konfederasyonu, Türkiye sınırları dahilinde oluşturulacak. &lt;br /&gt;Daha sonra Kürt konfederalizmi, BM İkiz Sözleşmeleri doğrultusunda "ulusların kendi kaderini tayin hakkı" ilkesine dayanarak uygun konjonktür bulunduğunda ayrı devlet için referandum yapabilecek. Türkiye'nin bunu kabul etmemesi durumunda ise uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemesi nedeniyle Türkiye'ye ambargo ve askeri seçenek dahil her türlü yalıtım(izolasyon)uygulanacak. Projenin bir ayağı bu. Ne ilginçtir ki bu plan Öcalan'ın Türkiye, İran, Irak ve Suriye'de yaşayan tüm Kürtler için öngördüğü "demokratik konfederalizm" projesi ile de örtüşüyor. Bu nedenle PKK, Ağar'ın ve ABD'nin "Yozgat'ın kaderi ile Musul'un kaderini birleştirme" projesine destek veriyor.&lt;br /&gt;Gelelim bunun Türkiye ayağına. Dikkat edilirse Ağar açıklamasında özel bir şehir seçiyor. Kerkük değil, Süleymaniye değil, Kürtler'in başkentleştirme yolunda ilerlediği Erbil değil. Türkmenlerin yoğunlukta olduğu Tel Afer'de değil. Neresi? Musul. Bu çok anlamlı seçim, kendi kodlarını da içinde barındırıyor. &lt;br /&gt;Bilindiği üzere Musul, Kurtuluş Savaşı'nda Türkiye'nin Misak-ı Milli sınırları içinde yer alan, Lozan'da hangi ülke sınırlarında olacağı sorunu çözüme kavuşturulamayan ve 1926'da İngilizler'in baskısı ve dönemin koşulları gereği Irak toprakları içinde kalan zengin petrol yataklarıyla ünlü ve ihtilaflı bir şehir. Ağar bu noktada ABD'nin projesi etrafında geniş çaplı bir ittifak oluşturmak için Kemalist, milliyetçi, ulusalcı kesimlerin gönül telini titretebilecek bir anlayışla, bilinçli olarak Musul'dan söz ediyor. Proje'nin Türkiye'de nasıl pazarlanacağı da böylece belli oluyor. Türkiye Misak-ı Milli toprağı Musul'a kavuşacak, sınırlarımız genişleyecek, bölünme tehdidinin arttığı zor süreçten Türkiye büyüyerek çıkacak. Yani ne şiş yanacak ne de kebap. İçerideki Amerikan karşıtı yükselişin anti-emperyalist bir siyasal doğrultu kazanarak devrimcileşmesi riski böylece bertaraf edilecek; milliyetçi hassasiyetler kullanılarak toplumun ulusalcı kesimleri PKK'nın ve ABD'nin planı ile kader birliğine sürüklenecek ve kaybedenin olmadığı bir çözüm bulunduğu propagandası dalga dalga yayılacak. Emperyalizmin stratejisi bu.&lt;br /&gt;Şimdi bu noktada, KKK Yürütme Konseyi Başkanı olarak kendisini tanımlayan Kandil'deki PKK lideri Murat Karayılan'ın 28 Kasım'da yaptığı şu açıklamalara bakalım ve Türkiye'nin nasıl bir ikileme doğru sürüklendiğini görelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haberin adresi: http://istanbul.indymedia.org/news/2006/11/158220.php &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Murat Karayılan: İkinci seçenek sınırların değişmesidir&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ZAGROS (28.11.2006)-Koma Komalen Kurdistan (KKK) Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, Kürt sorununu konfederal temelde çözmek istediklerini belirterek, ‘’PKK olarak bunu söylüyoruz. Bu kabul edilmiyorsa, ikinci seçenek sınırların değişmesidir’’ dedi. Karayılan, kendilerine ateşkes çağrısı yapanların şimdi seyrettikleri eleştirisini yaptı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tür politikalardan ne Türkiye’nin, ne de Türkiye’de yaşayan halkların hiçbir faydası ve çıkarı olamayacağını dile getiren Karayılan, bunun karşısında ateşkes çağrısını yapan güçler ise sadece seyrettikleri eleştirisini yaptı. ‘’Ateşkes çağrısını bildiğimiz gibi çeşitli çevreler yaptı’’ şeklinde sözlerini sürdüren Karayılan, devamla şu açıklamalarda bulundu: &lt;strong&gt;‘’Zaten bu yeni ateşkesin en önemli ve diğer ateşkeslerden farkı da başta ABD, AB, yine güney Kürdistan Federe Hükümeti olmak üzere çeşitli ulusal ve uluslar arası güçlerin çağrı yapmış olmasıdır. Bununla birlikte çeşitli aydın-yazar çevrelerin birkaç kez çağrıda bulunması ve bir takım kurumların bu yönlü çabalar sergilemesi yine değişik kesimlerin katılım gösterdiği ateşkes çağrılarının yapılmış olmasıdır. Bu ateşkesin diğerlerinden en önemli farkı da budur. &lt;/strong&gt;Ama ateşkes üzerinden iki ay geçti. Biz ateşkes yaptık. Karşı taraf ise “vay siz niye yaparsınız” diye üstümüze geliyor, bu çağrıyı yapanlar da seyrediyorlar. Çok ilginç bir biçimde sadece seyretmekle kalıyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;BU ATEŞKES TÜRKİYE’NİN SON ŞANSI &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Karayılan ‘’bu ateşkes Türkiye’nin son şansıdır’’ dedi. Bu ateşkesten sonra sürecin gerginleşmesinin tümüyle kritik bir dönemi beraberinde getireceği uyarısında bulunan Karayılan, ‘’Ateşkes bozulmaz ancak olacak olan kopma olur’’ açıklamasında bulundu&lt;/strong&gt;. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İKİNCİ SEÇENEK SINIRLARIN DEĞİŞİMİDİR &lt;/strong&gt;‘&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;’Bazı gerçeklerin herkes tarafından iyi bilinmesinde büyük fayda vardır’’ sözleri ile dikkat çeken Karayılan, şu hususların altını çizdi: &lt;strong&gt;‘’Bu konuda değişen koşulları görmek gerekiyor. 1920’lerde bölgeyi uluslar arası güçler düzenledi. Yapılan düzenlemede Kürdistan yok sayıldı. Bundan dolayı Kürdistan seksen yıl çatışma sahası oldu. &lt;/strong&gt;Kürdistan sahası isyan ve bastırma hareketlerini çok yaşadı ve gördü. Bu beraberinde bir istikrarsızlığı, çatışmayı yaşatırken elbette ki başta Kürt halkı olmak üzere diğer komşu halklar da bundan zarar gördüler. Bilinmesi gereken birinci husus budur. &lt;strong&gt;İkinci husus ise bugün uluslar arası güçler Ortadoğu bölgesini yeniden düzenlemek istemektedirler ve yeniden düzenlemek isterken bu kez Kürdistan’a yer vermek zorundadırlar. Nitekim belirli düzeyde uygulanan politikaları göstermiştir ki yeni düzenlemede Kürdistan temel bir faktör olarak ele alınacaktır&lt;/strong&gt;. &lt;strong&gt;Bunun karşısında biz diyoruz ki, sınırları değiştirmeyelim, demokratik konfederal temelde sorunu çözelim. PKK olarak bunu söylüyoruz. Bu kabul edilmiyorsa, ikinci seçenek sınırların değişmesidir. Bu çok açık bir husustur. Ama biz sınırları değiştirmeden, demokratik konfederal bir temelde Kürt sorununun çözülmesi ekseninde bir politika yürütüyoruz&lt;/strong&gt;. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;KÜRTLER ARTIK BİR GÜÇTÜR &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çünkü çağ ve koşullar değişmiştir, bölge yeniden düzenlenmektedir ve Kürt Özgürlük Hareketi her zamankinden güçlüdür&lt;/strong&gt;. Kürtler adil bir çözüm istiyor ve eski statüyü kabul etmiyorlar. Daha eşit, daha demokratik bir sistem istiyor ve bunun için mücadele yürütüyorlar. Sorunu demokratik yöntem, diyalog ve sizlerle çözmek istiyorlar. Bölgesel çözümün ana halkasını bu biçimde ele alan bir siyaseti ön görüyorlar. Bunu görmeli ve kabul etmelisiniz. Eğer buna gelmezseniz, daha fazla kaybedersiniz. Artık baskıyla, inkâr ve imha siyasetiyle sonuç alınamaz, bu anlaşılmalıdır. Anlamazsanız, sonuçta zarar edersiniz. Kaybedecek olan sadece Kürtler olmaz, siz de kaybedersiniz. Çünkü Kürtler de artık bir güçtür. Önderliğiyle, hareketiyle bir bütünselliği ifade etmektedir ve bir iradi güç konumuna gelmiştir. Bu anlamda Kürtlerin iradesini tanımak zorundasınız. Eğer tanırsanız, Kürtler en makul çözüm formülleriyle sorunu çözmek istemektedirler. Buna gelmeyip, yine ‘dış güçlerin parmağı var’ biçiminde gerçekleri çarpıtmak işe yaramayacaktır. Bu tür oyunların zamanı geçmiştir.’’ &lt;br /&gt;.......&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karayılan'ın açıklamaları, projeye ilişkin yazının başında ortaya koyduğumuz saptamaları büyük ölçüde doğruluyor. Yeni Ortadoğu için projeler, havalarda uçuşuyor görüldüğü üzere. Önemli olan bu tehdidi fark etmek ve Türkiye'nin kendi projesini örgütlemek. Bunun yolu da ne ABD'den ne de AB'den geçiyor. Çözüm Türkiye'nin milli güçlerinin ortak bir program etrafında birleşerek bu emperyalist projeleri bertaraf etmesi. Önümüzdeki bir yıllık süreç o nedenle çok şeye gebe.&lt;br /&gt;Hazır olmak, uyarmak gerekiyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2027023786964466955-7913209461158798419?l=denizyalcin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizyalcin.blogspot.com/feeds/7913209461158798419/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=7913209461158798419' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/7913209461158798419'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/7913209461158798419'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizyalcin.blogspot.com/2006/12/abd-ile-pkkyi-birletiren-pratik-ve.html' title='ABD İLE PKK&apos;YI BİRLEŞTİREN PRATİK VE DYP&apos;NİN YENİ MİSYONU'/><author><name>Deniz Yalçın</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02693086481865684396</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_79re7QTQHm8/RXHAdtbN8UI/AAAAAAAAAAM/OZCYXWJgTZo/s72-c/YeniOrtado%C4%9FuHaritas%C4%B1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2027023786964466955.post-5354723405917033840</id><published>2006-11-30T21:04:00.000+02:00</published><updated>2006-11-30T21:20:36.010+02:00</updated><title type='text'>MİLLİ HÜKÜMET PROGRAMI, ULUSLARARASI ORTAM VE DIŞ POLİTİKAMIZ</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger2/7435/247439427119685/1600/917199/YeniOrtado?uHaritas?.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger2/7435/247439427119685/400/805602/YeniOrtado%3FuHaritas%3F.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;                         &lt;strong&gt;Bu harita&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi'nde Yayımlanmıştır.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Deniz Yalçın&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Not: Bu yazı Ağustos 2006 tarihli Teori dergisinde yayımlanmıştır.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;strong&gt;Bağımsız Dış Politika-Kamucu Ekonomi Denklemi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İşçi Partisi tarafından Haziran ayında ilan edilen Milli Hükümet Programı’nda en önemli bileşenlerden birisi dış politika. Programda yer alan ekonomik kalkınma, eğitim, sağlık, tarım politikaları gibi alanlarda önerilen kamucu perspektifin örgütlenebilmesi ile anti-emperyalist, bağımsızlıkçı dış politika çizgisi arasında nedensellik bağı var. Dolayısıyla neo-liberalizm’in savunucuları nasıl Atlantik çizgisinde buluşuyorsa, Avrasya çizgisinde buluşanlar da kamucu ekonomiyi örgütlemek zorunda. Geçmişte bağımsızlıkçı, antiemperyalist dış politika yaklaşımının kaçınılmaz olarak halkçı-devletçi ekonomi politikaları ile birlikte yürüdüğünü bizzat yaşadık. Kemalist Devrim, Devrim’in Sovyetler Birliği ile dostluğu ve uygulanan devletçi ekonomi politikaları, kuşkusuz ki birbirinden ayrı düşünülmesi mümkün olmayan pratiklerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün için de bu anahtar kuralın değişmediğini, hatta daha da kesinleştiğini görmek mümkün. Latin Amerika’da Venezüella, Bolivya, Küba eksenli gelişmelere bakıldığında da aynı formülü görüyoruz: Emperyalizm karşıtı dış politika, emperyalizm karşıtı ekonomi programı ile birlikte yürüyor. Aynı saptamaları giderek ABD’nin hegemonya sahasından çıkan Afrika ülkeleri için de yapabiliriz. Asya ise yükselen bu kamucu uygarlığın beşiği konumunda ve Rusya, Çin, Hindistan, İran ekonomileri kamucu niteliklerini korudukları oranda emperyalizm karşıtı çizgide birleşmekte, birbirlerine yakınlaşmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradan çıkarılacak sonuç ortada: Milli Hükümet programı taslağında ifadesini bulan bağımsızlıkçı dış politika çizgisi ile eşzamanlı olarak neoliberal, bireysel çıkarı öne alan ekonomi modelini savunmak mümkün değil. İkincisi, neoliberal modele karşı çıkıp Atlantik cephesinde yer almayı savunmak da nesnel bir seçenek değil. Bu bakımdan halkçı-devletçi ekonomi modeli ile bağımsızlıkçı dış politika çizgisi, ancak bir arada düşünüldüğünde ve uygulandığında anlamlı. Milli Hükümet Programı bütünlüklü bir okumaya tabi tutulduğunda, bu gerçeğin vurgulandığı görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu değerlendirmeyi sürdürürken bağımsızlık yanlısı bir dış politika anlayışının kimler tarafından savunulacağını/savunulduğunu anlamak için denklemin diğer tarafına, yani neoliberal iktisat modelinin mağdurlarına bakmak gerekir. Hangi kesimlerdir bunlar? Bu kesimler elbette emperyalist devletlerin ve onların kurumlarının dayattığı ekonomi politikalarının mağdurlarıdır. Emperyalizm ile çıkarları çatışan kesimlerdir, uluslararası mali sermaye ile çıkar ortaklığı taşıyan kesimlerin karşısında yer alan toplumun ezici çoğunluğudur. Diğer bir deyişle İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nda hisselerin % 60’ını elinde tutan 177 hisse sahibi ile çıkarları taban tabana zıt olan toplumsal sınıflardır. İşçi, köylü, memur, esnaf, küçük üretici, milli sanayici. Yani Milli Hükümet Programı’nın “milli” özneleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Atlantikçilik ve Neoliberalizm Hegemonya Krizinde&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Uluslar arası mali sermaye ile çıkar ortaklığını özellikle AKP Hükümeti döneminde daha da güçlendiren işbirlikçi kesimlerin neoliberal ekonomi programları ile Atlantikçi dış politika stratejileri, Türkiye’de hegemonik konumunu yitirmek üzeredir. Yani söz konusu olan A. Gramsci’nin ifadeleriyle “eskinin öldüğü ama yeninin doğmadığı” bir hegemonya krizi dönemidir. Yeni doğmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla Milli Hükümet Programı’nın gündeme geldiği tarihsel bağlam bu yeni kriz çerçevesinde değerlendirilmelidir. Zira söz konusu program, tam da bu “kriz” sürecinde doğmakta olan “yeni”yi temsil etmektedir. Milli Hükümet Programı’nda ortaya konulan dış politika perspektifi, gücünü ve uygulanabilirliğini de bu yeni dönemin tarihsel gerçekliğinden almaktadır. Toplumun ezilen kesimleri ile Atlantikçi neoliberal modelin savunucuları arasındaki bağların hızla koptuğu gerçeği, son dönemde sonuçları açıklanan tüm kamuoyu yoklamalarında daha da belirginleşmektedir. Türk halkı, emperyalizm ve kapitalizmle bağları koparmaktadır. Bütün bu anketler, çıkarları AB ve ABD ile örtüşen kesimlerin bu çıkarları toplumun genel çıkarı olarak yansıtabilme kapasitelerini yitirdiklerini kanıtlamaktadır. Bu nedenle hegemonya krizi yüzeye çıkmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumun kaçınılmaz sonucu ise “yönetememe krizi”dir. Siyaset biliminde özellikle 80’li yıllarda öne çıkan “temsili demokrasinin krizi” ve “meşruiyet krizi” nitelemeleri de bunun bileşenidir. Temsili demokrasinin krizi, sistemin kendisini parlamenter temsil, iktidar ve muhalefet mekanizmaları ekseninde yeniden üretmesini sağlayan biçimsel demokrasi modelinin krizini ifade etmektedir. Bu krizin belirleyici yanı, özellikle programlar düzeyinde iktidar ve muhalefet partilerinin aynılaşmasıdır. Bu gibi kriz dönemlerinde bütün partiler farklı liderlerin ağzından ve farklı amblemlerin altında aynı programı seslendirir hale gelir. İktidar ve muhalefet arasındaki ideolojik ayrımlar silikleşir. Burjuvazinin uluslar arası mali sermaye ile bağlantılı kesimlerinin kendi aralarındaki çıkar çatışmalarıyla ifadesini bulan bir iktidar-muhalefet şekillenmesi siyasal alana kendisini giderek dayatır bu gibi kriz dönemlerinde. Artık sınıf temelli bölünmelerden çok, tek bir sınıf içindeki sınıf dilimleri arasındaki bölünmeler söz konusudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir önemli nokta da, özellikle bu gibi hegemonya krizi dönemlerinde ortaya çıkan geçiş süreci toplumlarında, siyasal alanın baskı altına aldığı toplumsal temelli tüm iktidar-muhalefet bölünmeleri bir biçimde devlete ve onun kurumlarına kayar, siyasal partiler arasında ortaya çıkan uzlaşının karşıtı bir ideolojik/politik bölünme devlet kurumları nezdinde ortaya çıkar. Özellikle bu gibi bölünmelerin ağırlıklı olarak hissedildiği kurumlar Ordu, Yargı kurumları ve üniversitelerdir.&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Türkiye’de son dönemde AKP Hükümeti ile Ordu, Yargı kurumları ve üniversiteler arasında beliren çelişmeler de, yukarıdaki saptamaları doğrulamaktadır. Bu bakımdan gerek Silahlı Kuvvetler gerekse Danıştay nezdinde son dönemde beliren tüm gelişmeler, bu bölünmenin taşındığı alanın işaretidir. Özellikle Danıştay saldırısı ile birlikte Türkiye’nin milli kuvvetlerinin hedef olarak gösterilmesi çabaları da, önümüzdeki sürece ilişkin cepheleşmenin emperyalizm ile emperyalizm karşıtı güçler arasında daha da keskinleşeceğini göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kriz konusuna devam edelim. Söz konusu krizin ortaya çıktığı dönemin neoliberal ekonomi modelinin dünyada yükselişe geçtiği dönem olduğu dikkate alınırsa, krize giren ideolojinin ekonomide neoliberalizm, siyasette Atlantikçilik olduğu da belirginleşir. ABD’de Reagan, İngiltere’de M. Thatcher, Türkiye’de Turgut Özal döneminde başlayan ve Erdoğan Hükümeti döneminde doruğa çıkan bu süreç, iktidar ve muhalefet partilerini aynı programda buluşturmuştur. Sosyal demokratlardan liberallere, muhafazakarlardan milliyetçilere kadar hemen tüm partilerin ekonomi politikalarının aynılaştığı bu süreçte, toplumun mağdur kesimlerinin siyaset kurumuna olan inancı azalır. Bu, özellikle gençlik içinde daha fazla hissedilir. Aynı programı savunan partiler için sandık başına gitmek anlam taşımamaya başlar. Seçimlere katılım oranı düşer ve siyasal bir hegemonya krizi işaretlerini verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de son dönemde yaşananlar bu krizi kanıtlar niteliktedir. Türkiye’de hemen hemen tüm partilerin ekonomi modeli, IMF tarafından dayatılan neoliberal yıkım modelidir. Seçim zamanı tartışılan bu model değil, bu modeli kimin daha iyi uygulayacağıdır. İşte şimdi bu modele ve siyasete duyulan inancın yitimi süreci hızlanmıştır. Milli Hükümet Programı, bu doğru saptama üzerinden ilerlemektedir: “Neoliberalizm denen küresel emperyalist saldırının sonuna gelmiş bulunuyoruz. Mazlumlar Dünyası ve gelişmekte olan ülkelerde, yeniden bağımsızlık ve halkçılık eğilimi yükseliyor. Türkiye, büyük imparatorluklardan ve Türk Devrimi’nden gelen tarihsel birikimiyle bu büyük çözümün önder ülkeleri arasındaki yerini alacaktır.”&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan seçimlere katılım oranı da giderek düşmektedir. Bu nedenle Atlantikçi cephe, üç alanda krize sürüklenmektedir: Ekonomik, siyasal ve ideolojik. Aynı zamanda bu üç alanda Türkiye’yi de yıkıma sürüklemektedir. Kemalist Devrim, ekonomik, siyasal ve ideolojik boyutlarıyla bu kesimin hedef tahtasındadır. Bu üçlü kriz alanının tasfiyesi ve Türkiye’nin yeniden Kemalist Devrim rotasına girmesi ise ancak doğru programla mümkündür. Yineliyoruz ki bu topyekün bir kriz sürecidir. Milli Hükümet Programı ise, bu topyekün krizden çıkışın programıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlar bir arada düşünüldüğünde, Milli Hükümet Programı’nın içine doğduğu tarihsel bağlam ve programın önemi daha iyi anlaşılabilir. Milli Hükümet Programı, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu üçlü kriz döneminde İşçi Partisi önderliğinde yürütülen ideolojik ve siyasal hegemonya mücadelesinin programlaşmasıdır. Bu program, içinde bulunduğumuz koşullarda Türkiye’yi yıkımdan kurtaracak en gerçekçi programdır; dolayısıyla Milli Hükümet Programı somut durumun somut tahlilidir. Bütün partilerin aynı ekonomi modelinde, Türkiye’yi AB kapısında bağlı tutmak konusunda ve Atlantikçilik’te birleştiği bir süreçte açıklanan Milli Hükümet Programı, toplumun mağdur kesimleri nezdinde bilince çıkan yeni siyasetin billurlaşmasıdır. Bu bakımdan, ABD ve AB karşıtlığının ilk kez aynı anda bu denli yükselişe geçtiği bir dönemde, toplumsal tepkiyi siyasal bir programla iktidara taşıma konusunda atılmış en örgütlü adım olması nedeniyle de, siyasal alandan devlet kurumlarına taşınan iktidar-muhalefet eksenli bölünmeyi yeniden siyasal alanda derinleştirme olanağı sunmaktadır, bu bakımdan da milli kuvvetlerin can simididir. Dolayısıyla bu program, krizdeki Atlantikçi projeyi yıka yıka “yeni”yi örgütleme hedefi ile ortaya çıkmıştır. Kanımca programın en devrimci yanlarından birisi budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Milli Hükümet Programı’nda Dış Politika&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Milli Hükümet Programı’nın dış politika konusunda temel yaklaşımı, Milli Devlet ve Halk Yönetimi başlığı altındaki 3. maddede, yani bağımsızlık maddesinde ifadesini bulmaktadır. Buna göre, “Türkiye, Türkiye’den yönetilecektir. Türkiye üzerindeki yabancı denetim ve müdahale bütün temelleriyle tasfiye edilecektir.”&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[4]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu maddeyi doğru anlamak ve uluslararası son gelişmeler ekseninde uygulanabilirliğini kavramak için yazımızın bundan sonraki bölümünde Atlantik cephesindeki gelişmelere, ABD-AB arasında artan çelişmelere ve Türkiye’nin bu ilişkiler arasındaki konumuna odaklanacağız. Avrasya merkezli gelişmelerle Asya, Latin Amerika ve Afrika’da yaşanan dönüşümü ve Türkiye’de ideolojik olarak Atlantikçi kesimin iflasını kanıtlayan son kamuoyu yoklamalarının Milli Hükümet Programı açısından anlamını ise bir başka yazımızda yorumlayacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;strong&gt;Atlantik Cephesindeki Gelişmeler&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Türkiye’nin NATO üyesi olarak Atlantik cephesine katıldığı Demokrat Parti dönemi dikkate alındığında, bu dönemde yükselen emperyalist güç olan ABD’nin kendisini “özgür dünyanın koruyucusu” olarak yansıttığı göze çarpar. Sovyet tehdidi efsaneleştirmesi üzerinden kendisini tanımlayan ABD’nin uluslararası düzlemde cepheleşmeleri keskinleştirdiği ve Türkiye’nin bu süreçte tarafsızlık politikası izlemesine şiddetle karşı çıktığı bilinmektedir.&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[5]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Kuzey Atlantik İttifakı’nın bu bakımdan önemi, ABD’nin ortak bir tehdit algısı üzerinden geniş bir coğrafyada hem devletleri hem de toplumları kendi emperyalist projesine dahil edebilmesindeydi. Soğuk Savaş’ın sonuyla birlikte bu hegemonya yıkılmaya başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü kendisini ortak tehdit algıları etrafında diğer devletlere karşı “koruyucu” sıfatıyla dayatan emperyalist bir devletin karşı karşıya kalacağı en zor durumlardan birisi, o “ortak tehdit” algısının ortadan kalkmasıdır. Nitekim 1991’de Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından ABD Başkanı George Bush’un ilan ettiği “yeni dünya düzeni” böyle bir tehditsizliğin ürünüydü. ABD emperyalizminin ihtiyaç duyduğu tehdit algısı, 11 Eylül saldırıları ile yeniden ortaya çıktı ve ortak tehdidin adı “küresel terör” olarak saptandı. Ancak bu kez, Soğuk Savaş dönemine göre belirgin farklar söz konusuydu. Zira söz konusu ortak tehdit algısı, Soğuk Savaş döneminin aksine, bu kez müttefik güçlerin çoğunluğu tarafından kabullenilmedi. Bu farklılıklar arasında, Avrupa Birliği ile ABD arasında açığa çıkan ve “Atlantik ötesi yarılma” (özellikle Irak işgali öncesinde) olarak nitelenen çelişmeler, Soğuk Savaş sürecinde NATO’nun mihver ülkesi olan Türkiye’nin bu kez (Kore Savaşı’nın aksine) ABD’nin ortak tehdit algısını kabullenmeyerek 1 Mart tezkeresini TBMM’den geçirmemesi, Afganistan ve Irak işgalleri ile bataklığa saplanan ABD’nin karşısında özellikle Rusya, Hindistan ve Çin gibi Asyalı güçlerin yükselmesi sonucunda ABD’nin “yeni dünya düzeni” tasarımını yerle bir eden bir çok kutupluluğun işaretlerinin güçlenmesi ile ABD’nin yıllar boyu arka bahçe olarak gördüğü Latin Amerika’da Amerikancı hükümetlerin birer birer yerlerini kamucu, anti-emperyalist hükümetlere devretmesi sayılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ABD-AB Çelişmesi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;ABD ile AB arasında ortaya çıkan atlantikötesi yarılma, üzerinde önemle durulmaya değer bir olgudur. Bu yarılmanın en kuvvetli işaretlerini Irak işgali sırasında, özellikle başını Almanya ve Fransa’nın çektiği, dönemin Avrupacı güçlerinin ABD’nin işgaline ortak olmama ve direnme kararlarında gördük. Bu nokta ABD-AB ilişkilerinde Türkiye’nin konumunun kavranması ve Türkiye’nin ABD eliyle AB kapısına bağlanması projesine bir son vererek Avrasya ittifakının güçlenmesi hedefimiz bakımından önemlidir.&lt;br /&gt;ABD ile AB arasındaki bölünme, giderek ABD’nin dayattığı geniş ve esnek Avrupa projesi ile Almanya ve Fransa’nın talep ettiği çekirdek ve derin Avrupa projeleri arasında gerçekleşmektedir. Bu yarılmayı kavramak adına, ABD’li yeni muhafazakar kadronun önemli isimlerinden Robert Kagan’ın geçtiğimiz yıl yayımlanan Cennet ve Güç: Yeni Dünya Düzeninde Amerika ve Avrupa adlı kitabından yaptığımız şu alıntıyı dikkatle değerlendirmek gerekmektedir:&lt;br /&gt;“Soğuk Savaş’ın sonu, transatlantik ilişkiler üzerinde genel olarak anlaşıldığından daha önemli bir etki yaratmıştır, çünkü 1989’dan sonra ortadan kaybolan şey sadece ortak Sovyet düşmanı ve ortak savunma için acil harekete geçme ihtiyacı değildir. Atlantik Okyanusu’nun iki tarafında işbirliğini güçlendirmek üzere izlenen ve adına “Batı” denen büyük strateji de ortadan kaybolmuştur… “Batı”nın dış politikada bir organizasyon prensibi olarak önemini kaybetmesi, sadece bir Amerikan olayı değildi. Soğuk Savaş sonrasındaki Avrupa da konunun artık “Batı” olmadığını kabul ediyordu. Avrupalılar için konu artık Avrupa idi.”&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[6]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;br /&gt;Kagan’ın bu yorumunu destekler nitelikte bir diğer yorum, Almanya’da Merkel Hükümeti kurulana kadar 9 yıl süreyle Dışişleri Bakanlığı görevini yürüten Joschka Fischer tarafından yapılmıştır. Tarihin Dönüşü – 11 Eylül’den Sonra Dünya ve Batı’nın Yeniden Yapılanması başlığıyla 2006’da yayımlanan kitabında Fischer, ABD ile AB arasında Soğuk Savaş sonrası gerilen ilişkileri şöyle ele almaktadır:&lt;br /&gt;“İyimser bir yaklaşımla işi kağıt üzerinde değerlendirmeye kalkacak olursak, bu Atlantik ötesi iki ortak, politik yönden ideal çifti temsil ediyor olmalıdır. Çünkü her iki taraf da politik yönden birbirlerini tamamlayıcı yetenekler ve zafiyetler taşımaktadır… Ama işte dediğimiz gibi, kağıt üzerindeki durumdur bu. Atlantik ötesi ilişki gerçekliğinden bakıldığında durum ne yazık ki, yaşlandıkları için artık birbirlerine söyleyecek bir şeyleri kalmamış olan ve ender de olsa birbirleriyle konuşmaya kalktıklarında acı verici yanlış anlamalara yol açan bir çiftinkine benzemektedir… Demek ki ABD ile Avrupa arasındaki ilişkilerde objektif faktörler alanında, dolayısıyla da “durumda” oldukça radikal değişiklikler gerçekleşmiştir.”&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[7]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;br /&gt;Hem Kagan hem de Fischer bir yerde uzlaşmaktadır. ABD ile AB arasındaki ilişkiler, Soğuk Savaş dönemindeki gücünden ve olumlu görünümünden oldukça uzaktır. İkincisi, Soğuk Savaş döneminde yaratılan ve adına “Batıcılık” denen strateji bu bölünme nedeniyle aşınmıştır. Avrupa için Avrupa öne çıkmıştır. Bu bakımdan ABD’nin AB üzerinde kendi stratejisini dayatması sürecinin özellikle Soğuk Savaş döneminin ardından yükselişe geçmesi rastlantı değildir. Türkiye’nin ABD eliyle AB kapısına bağlanması stratejisinin de aynı döneme rastlaması bu çerçevede değerlendirilmelidir. Dolayısıyla Türkiye’nin AB macerası, ABD ile AB arasındaki stratejik savaşta belirleyici niteliktedir. Sonuç olarak, çekirdek Avrupa projesinin gelişmesinin ve AB’nin ABD karşısında göreli özerk bir konuma ulaşmasının engellenmesi için ABD’nin ikili bir strateji izlediği ve Türkiye’yi de kendi stratejisinin kölesi konumuna getirmeye çalıştığı görülmektedir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;strong&gt;ABD’nin Stratejisi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bu ikili stratejiyi David Harvey şöyle açıklamaktadır: a) karşılıklı ilişkiler ve sermaye hareketlerinde esas olarak neo-liberalizmin kurallarını dayatmak; b) AB’nin iç politikasını etkilemek üzere bazı siyasi ve askeri yöntemlere başvurmak... Bu strateji, Avrupa’yla bütün olarak ilişki kurmak yerine, tek tek Avrupa devletleriyle ikili ilişkiler ve özel ittifaklar kurmaya dayanmaktadır.”&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[8]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Türkiye’nin üyeliği konusundaki ABD dayatmasını ikinci strateji ekseninde değerlendirmek gereklidir. Türkiye konusunda bu stratejinin izlendiği zaten ABD tarafından da itiraf edilmektedir. Nitekim daha önce yayınlanan bir çalışmamızda, ABD eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Ronald Asmus’un aşağıdaki değerlendirmelerine yer vermiştik.&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[9]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; ABD’nin Türkiye’yi AB kapısına bağlama stratejisini açıklığa kavuşturması bakımından bu alıntı oldukça zihin açıcıdır:&lt;br /&gt;“Kamuoyu yoklamalarına bakarsanız, Türkiye halkının Amerikan karşıtlığı bakımından Avrupa halkları arasında en üst sırada yer aldığını görürsünüz. Türkiye ile ABD arasındaki güçlü bağlar, Irak savaşı ve başka bazı nedenlerden ötürü zayıflamıştır… Türkiye’nin Amerika ile bağlarının son derece zayıfladığını ve dünyanın böyle bir bölgesinde yer alan Türkiye’nin Avrupa ile bağlarının da aynı anda koptuğunu düşünün. Bu durum çok daha tehlikelidir. Ve ben, Avrupa tarafından da reddedilen Türkiye’nin basit biçimde “annesi” Amerika’nın kollarına koşacağından emin değilim. Böyle bir durumda Türkiye’de neler olabileceğinden de emin değilim. Burada alternatif, çok daha milliyetçi olabilir ki, bu çok tehlikeli.”&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[10]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;br /&gt;Özetle; Harvey’in ortaya koyduğu ve Perinçek’in saptadığı üzere, Washington yönetimi Türkiye’yi AB kapısına bağlayarak bir taşla üç kuş vurmayı amaçlamaktadır:&lt;br /&gt;- Birincisi, ABD Türkiye’nin kendi denetiminden kurtularak Avrasya’ya kaymasını önlemektedir.&lt;br /&gt;- İkincisi, Türkiye’yi AB kapısında ABD planlarının gerektirdiği her şey dayatılmakta ve kabul ettirilmektedir.&lt;br /&gt;- Üçüncüsü, Türkiye aynı zamanda ABD’nin “gevşek Avrupa” tasarımında rol alacak bir ülke olarak kullanılmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[11]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Böylece AB’nin karşıt hegemonik bir güç olarak ortaya çıkmasının önüne geçilmesi ve AB’nin siyasi birliğinin Türkiye tartışmasıyla olanaksızlaştırılması amaçlanmaktadır.&lt;br /&gt;Bugün Avrupa ülkelerinde AB konusunda varolan tartışmalara bir göz atmak bile bu konuda ABD stratejisinin şimdiye kadar kısmen başarılı olduğunu göstermektedir. AB güçleri, Türkiye tartışması ile bölünmekte ve ortak bir Avrupa projesine ilişkin gelecek tasarımlarında sürekli enerji yitirmektedirler. Dolayısıyla Türkiye’nin AB kapısında parçalanmaktan kurtarılması hem Türkiye hem de AB açısından ikili işlev görecektir: Birincisi hem Türkiye hem de AB açısından Amerikan stratejisi defedilmiş olacaktır. AB açısından bu belirleyici bir rol oynayacaktır. Çünkü Samir Amin’in son kitabı Liberal Virüs’te belirttiği üzere: “Amerika’nın stratejisi defedilmedikçe, hiçbir Avrupa projesi mümkün değildir.”&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn12" name="_ftnref12"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[12]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;br /&gt;İkincisi, Türkiye’nin Avrasya ittifakının inşasında merkezi bir rol almasının önündeki engeller önemli ölçüde kalkmış olacaktır. Yani aslında hem Avrupa hem Avrasya bütünleşmesinde anahtar rol Türkiye’dedir. Dolayısıyla Milli Hükümet Programı’nda ifadesini bulan şu maddenin yürürlüğe konması da, Türkiye’nin omuzlarına yüklenen tarihsel bir sorumluluğun gereğidir: “Milletçe refaha ilerlemenin ve özgürleşmenin biricik siyasal çerçevesini oluşturan millî devlet, emperyalizmin küresel saldırısına karşı savunulacaktır. Türkiye’yi Avrupa Kapısı’na bağlayan, millî devletimizi ve Atatürk Devrimi’ni tasfiye eden AB aday üyelik sürecine son verilecektir. AB Aday Üyelik Protokolü, Katılım Ortaklığı Belgesi, Müzakere Çerçeve Belgesi gibi Yeni Sevr Antlaşmaları feshedilecek ve Türkiye Avrupa Gümrük Birliği’nden çekilecektir.”&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn13" name="_ftnref13"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[13]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;br /&gt;Sözünü ettiğimiz ikili işlevin gerçekleşmesi, yani hem AB hem de Türkiye açısından ABD stratejisinin bertaraf edilmesi, yukarıda da belirttiğimiz üzere iki önemli sonuç doğuracaktır. Hem Avrupa’nın ABD’siz birliğinin sağlanması, hem de Avrasya ittifakının inşası. Peki bu ikisi aynı zaman diliminde gerçekleşebilir mi? Böyle olacağını düşünmüyoruz. Bugün Avrupa kamuoyunda Soğuk Savaş’ın “özgürlük havarisi” ABD imajı fazlasıyla aşınmış ve ABD’nin uluslar arası konularda meşruiyeti fazlasıyla sorgulanır hale gelmiş olsa da, burada diğer bir belirleyici faktör, ekonomide ABD stratejisi olan neoliberalizmin püskürtülmesi olacaktır. Bugün için AB-ABD ortaklığıyla kurulan Çokuluslu Şirket’lerin nesnel çıkarları, ABD merkezli neoliberalizm ideolojisini Avrupa projesine dayatmaktadır. Fransa ve Hollanda’da gerçekleştirilen referandumlarda reddedilen AB Anayasası, böyle bir anlayışın ürünü olduğu ve AB’yi daha da ABD bağımlısı bir projeye dönüştüreceği kaygılarıyla reddedilmişti. Anayasa yürürlüğe girmemekle birlikte, oluşum halindeki AB devleti, halihazırda etkinliği kuvvetli uluslar arası sermaye gruplarının kamu hizmetlerini piyasalaştırmaya kadar uzanan (GATS – Hizmet Ticareti Genel Anlaşması ve yoğun protestolar sonucunda reddedilen Bolkestein Hizmetler Yönergesi örneğinde görüldüğü üzere&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn14" name="_ftnref14"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[14]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;) neoliberal talepleri karşısında direnememekte ve yoksullaşan Avrupa emekçilerinin talepleri ile Atlantikçi çokuluslu şirketlerin talepleri arasında sıkışıp kalmaktadır. Dolayısıyla Avrupa projesini ABD stratejisinden temizleyecek bir dış politika yaklaşımı, bu yazının başında ifade ettiğimiz kamucu ekonomi-bağımsız dış politika denkleminin kurulması ile mümkün görünmektedir.&lt;br /&gt;Yukarıda sorduğumuz soruya dönersek, bu durumda ABD stratejisinin bertaraf edildiği bir Avrupa projesini harekete geçirecek olan nedir? Türkiye’nin içinde yer alacağı Avrasya ittifakının güçlendirilmesidir. Milli Hükümet Programı’nın ortaya koyduğu halkçı, kamucu ekonomi modeli ile bağımsız Türkiye anlayışına dayanan dış politika stratejisi bu bakımdan sadece Avrasya’yı değil, aynı zamanda Avrupa’yı da ABD karşısında harekete geçirecektir. Avrupa ise, Samir Amin’in doğru saptamasıyla, kendisini saran “liberal virüs”ün etkisinden kurtulmadığı sürece, ABD stratejisini defedemeyecektir.&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn15" name="_ftnref15"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[15]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Bugün Avrasya ittifakını biçimlendiren Rusya, Çin, İran, Hindistan gibi yükselen devletlerin izlediği bölge merkezli, bağımsız dış politika anlayışının gerisinde kamucu ekonomi perspektifinin yattığı unutulmamalıdır.&lt;br /&gt;Mevcut koşullarda AB’nin yönetici kadrosu ABD’nin neoliberal stratejisini uygulamaya fazlasıyla hevesli, Avrupa halkları ise bu stratejiyi püskürtmeye dirençli görünmektedir. Ancak örgütsüzlük ve programsızlık nedeniyle bugünkü tepkiler siyasal iktidarı talep etmekten uzaktır. Milli Hükümet Programı’nın bu açıdan üstünlüğü, hem örgütlülüğü hem de programlılığı esas almasındadır. Dolayısıyla Milli Hükümet Programı’nın iktidara taşınması durumunda, ülkemizin hem Avrasya’da hem de Avrupa’da değişimi tetikleyebileceği açıktır. Bugün örgütlü ve programlı, antiemperyalist, kamucu iktidar alternatiflerinin Avrupa emekçileri arasında yarattığı heyecan dalgası ortadadır. Son süreçte Avrupalı emekçiler arasında en çok heyecan uyandıran faktörlerin başında, özellikle Venezüella ve Bolivya’da yaşanan Bolivarcı devrimler gelmektedir. Türkiye’de yeniden başlatılacak ve tamamlanacak Kemalist Devrim rüzgarının etkileri bu kitlelerde çok daha harekete geçirici bir rol oynayacaktır.&lt;br /&gt;Fransa ve Almanya’da artan toplumsal huzursuzluklar da bu durumun göstergesidir. Gerçekten de Fransa’da özelleştirme uygulamalarına karşı hükümetin geri adım atmak zorunda kalması, göçmenlerin günler süren isyanı, neoliberal AB Anayasası’nın reddedilmesi, İlk İş Yasası’nın öğrencilerin protestoları üzerine geri çekilmesi, Fransız şirketleri lehine yeni korumacı önlemlerin geliştirilmesi; Almanya’da ise kamucu ekonomi modelini savunan Sol Parti’nin seçimlerde %8 oy alması, İş Yasası’na karşı emekçilerin yoğun direnişler örgütleyerek neoliberalizme karşı durmaları son dönemin öne çıkan olaylarıdır. Avrupa’da ABD stratejisini defedebilecek ülkeler (Almanya ve Fransa) kaynamaktadır. Bu durum rastlantı değildir. Neoliberalizm püskürtülmek istenmektedir. Kamucu ekonomi talep edilmektedir. Dolayısıyla söz konusu “liberal virüs”ün bünyeden atılması mümkündür ve ancak o zaman Amin’in aşağıda önerdiği politik ittifak gerçekçi bir zeminde ilerleme şansı bulacaktır. Amin böyle bir durumda izlenmesi gereken stratejiyi şöyle özetlemektedir: “Bir başka strateji mümkün: Bir zaman için Avrupa projesini bugünkü seviyede dondurmak ve ona paralel başka ittifak eksenleri oluşturmak. Bu amaçla mümkünse Yeni Delhi ve Pekin’e kadar uzanacak, Paris-Berlin-Moskova arasında politik ve stratejik bir ittifak oluşturmak öncelikli amaç olmalıdır… Bu üç-dört güç bir araya geldiğinde, finansal ve teknolojik tüm olanaklara sahip olacaktır. Buna bir de, sözkonusu devletlerin geleneksel askeri kapasiteleri eklendiğinde, bu ittifak karşısında ABD sönük kalacaktır.”&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn16" name="_ftnref16"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[16]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak, Türkiye’nin AB aday üyeliğinden çekilmesinin olumlu etkileri hem Avrasya’da hem de Avrupa’da hissedilecek, ABD stratejisi bu iki bölgede büyük ölçüde bertaraf edilmiş olacaktır. Tüm dünyada yükselen Amerikan karşıtlığının da etkisiyle uluslararası meşruiyetini büyük ölçüde yitiren ve Soğuk Savaş döneminin sadık müttefiklerini bugünün tehdit algısı karşısında örgütleyemeyen ABD’nin ise bu koşullarda daha da yalnızlaşacağı ortadadır.&lt;br /&gt;Ortadoğu’daki Gelişmeler ve Milli Hükümet Programı&lt;br /&gt;Elbette Milli Hükümet Programı’nda ifadesini bulan bağımsızlık anlayışının Türk dış politikasına Kemalist Devrim dönemindeki gibi yeniden egemen kılınması sadece Avrasya ve Avrupa eksenli yeni gelişmelere kapı aralamayacak, aynı zamanda ABD’nin 22 yeni devlet yaratmayı planladığı Ortadoğu’da yürürlüğe koymaya çalıştığı Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’ni de bertaraf edecektir. Afganistan’la başlayıp Irak’la devam eden bu projede, Suriye ile İran’ı hedef alma, Türkiye’yi parçalama ve “özgür Kürdistan” yaratma hedefi artık Pentagon’ın Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde bile açık açık ifade edilmektedir. Söz konusu derginin son sayısında özel savaş uzmanı Ralph Peters imzasıyla yayımlanan “Kanlı Sınırlar: Daha İyi Bir Ortadoğu Nasıl Görünür?” başlıklı makalede, Ortadoğu’nun sınırlarının 20. yüzyılın başında İngiltere tarafından çizildiği ifade edilmekte ve ABD’nin bu bölgede sınırları yeniden çizmesinin zamanının geldiği söylenmektedir. Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunun Kuzey Irak’la birleştirilmesi sonucunda yaratılacak ve Karadeniz’e uzanacak kukla Kürdistan devletinin (bkz., Harita), Atlantik’ten Doğu Asya’ya uzanan coğrafyada ABD’nin en önemli müttefiki haline geleceği de açıktan yazılmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn17" name="_ftnref17"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[17]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Baştaki Harita: Sınırlar Değiştikten Sonra Ortadoğu, Kaynak: Amerikan Silahlı Kuvvetler Dergisi, Temmuz 2006, &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.armedforcesjournal.com/2006/06/1833899"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;http://www.armedforcesjournal.com/2006/06/1833899&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir deyişle ABD bölgede ikinci bir İsrail yaratma hedefini açıkça ilan etmektedir. Bu arada Temmuz ayının ortalarında İsrail’in Lübnan’a yeniden savaş açması, bu projede İsrail’in başat rol aldığını bir kere daha göstermektedir. Kuşkusuz bu harita bir yandan ABD’nin Ortadoğu’da oluşturmak istediği yeni düzeni yansıtmakta, diğer yandansa Türkiye’ye karşı bir psikolojik savaş operasyonunun parçası olarak, milli kuvvetleri hizaya getirme amacıyla dayatılmaktadır. Özgür Kürdistan olarak ifade edilen kukla devletin sınırlarının Türkiye’nin ABD ile işbirliği yapmayı reddettiği bölgelere uzanması da bunun kanıtıdır. Zira Türkiye hem Irak işgalinde hem de Karadeniz’de Rusya’yı çevreleme konusunda ABD ile ters düşmektedir. Amerikancı gazetelerde bile bu yarılma şöyle saptanmıştır: “Ankara, Washington’un en temel stratejik konusu olan Irak’ta mı ABD ile aynı düşünüyor? Yoksa Ankara’nın en önemli konularından olan Kıbrıs’ta mı Washington kayıtsız şartsız destek veriyor? NATO’nun bu iki önemli üyesinin Karadeniz konusunda ciddi olarak ayrı düştüğü, Karadeniz’de olduğu gibi, ABD açısından stratejik öneme sahip enerji konularında da iki müttefikin arasına Rusya’nın girdiği görülüyor.”&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn18" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn18" name="_ftnref18"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[18]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla ABD rıza yoluyla sağlayamadığı desteği almak için şimdi baskı ve tehdit yöntemine daha fazla ağırlık vermektedir. Çünkü ABD’nin projelerine AKP de yetmemektedir. Türkiye’deki yükselen Amerikan karşıtlığı da zaten böyle bir rızanın toplumsal temellerinin bulunmadığının kanıtıdır. ABD’yi saldırganlaştıran, Pentagon’a bu haritaları yayınlatan zihniyet de bu koşulların ürünüdür. Ayrıca Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin son üç yılda onarılamaz biçimde kötüleştiğini ifade eden Dış İlişkiler Konseyi Raporu’nun&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn19" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn19" name="_ftnref19"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[19]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; yazarlarının 3 Temmuz 2006 tarihinde International Herald Tribune’de yayımlanan makalelerinde yer alan şu sözler, bu operasyon bağlamında değerlendirildiğinde anlam kazanmaktadır: “Irak’taki gelişmeler nedeniyle tansiyon yükseldikçe, Türk-Amerikan ilişkilerinde olumlu bir dinamik yaratma olasılığı tükenmektedir. Rotasından sapmış bir Türkiye’nin yaratacağı olumsuzluklar, Irak’taki başarısızlıktan çok daha fazla olabilir. Amerika ve Avrupa, Türkiye’nin Batı’ya demirli kalmasını sağlamak için her türlü yola başvurmak zorundadır.”&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn20" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn20" name="_ftnref20"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[20]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Buradaki “her türlü yol”, ABD’nin Özgür Kürdistan haritası ile yaratmaya çalıştığı psikolojik iklim çerçevesinde oldukça anlamlıdır. ABD, Türkiye’ye “her türlü yol”dan savaş ilan etmektedir.&lt;br /&gt;Haritaya dönersek, bu noktada ilk hedefin Kuzey Irak’ta kukla bir Kürt devleti kurulması olduğu söylenebilir. ABD’nin “Özgür Kürdistan”’ın kurulması ve bunun sınırlarının Karadeniz’e ulaşması stratejisinde ilk hedef, Irak’ın bölünmesidir. Bu yeni bir hedef de değildir. Türkiye’ye öncelikle Kuzey Irak’ta kurulacak bir Kürt devletinin tanınması seçeneği uzun süredir dayatılmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn21" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn21" name="_ftnref21"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[21]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Bunu ABD’li diplomatlar da açıkça ifade etmektedirler. Sözgelimi ABD’li emekli diplomat Peter Galbraith “Irak’ın Sonu” adıyla geçtiğimiz günlerde yayımlanan kitabında, birleşik Irak oluşturma çabalarının başarısızlığa uğradığını savunarak, ülkenin bölünmesini ve bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasını önermektedir. Galbraith, Türkiye’nin, böyle bir Kürt devletini kabullenmek zorunda kalacağını ileri sürmekte ve Türkiye’yi tehdit etmektedir.&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn22" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn22" name="_ftnref22"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[22]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Galbraith bugün Irak’ta Kürt liderlerin danışmanı olarak görev yapmaktadır.&lt;br /&gt;Kuzey Irak’taki kukla devlet üzerinden Türkiye’yi parçalayarak oluşturulacak ve Karadeniz’e ulaştırılacak Kürdistan projesinde dikkat çeken iki yön daha vardır. Birincisi, Amerikan Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde Ralph Peters’in “Özgür Kürdistan”ı ABD’nin en sadık müttefiki olarak tanımlamasıdır. Diyarbakır’ı da kapsayan bu Özgür Kürdistan, Genişletilmiş Ortadoğu’nun merkezi olarak tasarlanmaktadır. Hatırlanacağı üzere Tayyip Erdoğan’da 2004 yılında katıldığı Teke Tek adlı programda, Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı sıfatıyla “Diyarbakır’ı Büyük Ortadoğu’nun merkezi yapacağız” demişti. Böylece AKP’nin eşbaşkanlığını yürüttüğü proje, tüm açıklığıyla bir kere daha ortaya çıkmıştır.&lt;br /&gt;İkincisi, bu haritada ABD’nin en önemli müttefiki olarak gösterilen Özgür Kürdistan’ın sınırlarının Karadeniz’e dayandırılmasıdır. ABD’nin özellikle Rusya ile hesaplaşmasında Karadeniz’i bir NATO denizi haline getirmek istediği son dönemde açıkça ifade edilmektedir. Nisan 2006’da ABD’nin Ulusal Savunma Üniversitesi tarafından yayımlanan “Karadeniz İçin Atlantik İttifakı” başlıklı raporda, Karadeniz’in ABD için taşıdığı önem ve NATO’ya yüklenen rol de Rusya karşıtlığı ekseninde tanımlanmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn23" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn23" name="_ftnref23"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[23]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;br /&gt;Eslen’in de belirttiği üzere, “11 Eylül sonrasında ABD'nin Avrasya'da başlattığı jeostratejik hamleler, sadece Afganistan ve Irak'taki askeri girişimlerden ve renkli devrimlerden ibaret değildir; ABD enerji kaynakları ve güzergâhlarını kontrol etme gayretlerini sürdürürken ayrıca, Avrasya coğrafyasının kritik bölgelerinde geliştirdiği tedbirlerle gerçek rakipleri Çin'i ve Rusya'yı çevrelemeye de çalışmaktadır… Aslında ABD, NATO üzerinden Karadeniz'e yerleşerek, ABD-Rusya güç mücadelesinde, enerji güzergâhlarının etki altına alınmasında çoklu avantajlar sağlamak istemektedir.”&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn24" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn24" name="_ftnref24"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[24]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu dinamikler bir üst noktada birleşerek ortaya küresel siyasetin gidişatını da yakından ilgilendiren bir durumu ortaya çıkartmaktadır: Karadeniz’de yer alan eski doğu bloğu ülkelerinin üzerindeki Rus etkisinin bir Amerikan/Batı etkisiyle ikame edilmeye çalışılması. ABD Karadeniz stratejisi içinde bir taraftan yeni stratejik lojistik destek merkezlerine ihtiyaç duyarken diğer taraftan da bu lojistik merkezlerin bulundukları bölgelerdeki varlığını meşru hale getirecek siyasal oluşumları desteklemektedir. Romanya ve Bulgaristan’ı kapsayan Batı Karadeniz bölgesi için bu hedef gerçekleştirilmiş durumdadır.&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn25" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn25" name="_ftnref25"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[25]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Nitekim NATO’ya ve AB’ye üyelik dinamiğini arkalarına alan her iki devlet, ABD’nin kendi ülkelerinde üs kurmasına yeşil ışık yakmış ve Aralık 2005’te Romanya’da ve Mart 2006’da da Bulgaristan’da üs kurulması sağlanmıştır.&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn26" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn26" name="_ftnref26"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[26]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Geçtiğimiz günlerde ABD’nin Karadeniz üzerinden Rusya’yı çevreleme amacıyla Kırım’da gerçekleştirmek istediği NATO tatbikatı ise, Kırım halkının tepkisi sonucu püskürtülmüş ve Kırım Parlamentosu tatbikatı “yasadışı” ve Kırım’ı da “NATO’suz bölge” ilan etmiştir.&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn27" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn27" name="_ftnref27"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[27]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin Karadeniz üzerinden Rusya’yı çevreleme politikasına Türkiye Rusya ile birlikte karşı çıkmış ve ABD ile ihtilaflı bölgelere bir yenisi daha eklenmiştir. Türkiye ile Rusya ise bunun sonucunda bölgesel çıkarları gereği birbirlerine daha da yakınlaşmışlardır. Bu süreçte, sınırları Karadeniz’e kadar uzanan bir kukla Kürt devleti haritasının Pentagon dergisi aracılığıyla gündeme getirilmesi, ABD’nin gerçek niyetini ortaya koymuştur. ABD, Türkiye ile Rusya arasına bıçak sokarak Türkiye’yi Karadeniz’de NATO hesaplarına dahil etmeyi amaçlamakta ve hem Türkiye’yi hem de Rusya’yı hizaya getirmeyi hedeflemektedir. Bu bakımdan, ABD’nin Karadeniz’e kadar genişletmeyi planladığı kukla Kürt devletinin sadece Türkiye’nin değil, Rusya’nın çıkarlarına da tehdit oluşturduğu görülmektedir. Rusya bu bakımdan tehlikeyi görecek ve önümüzdeki süreçte kukla Kürt devletinin hem kendisi hem de bölgesi için yaratacağı sakıncalar doğrultusunda Türkiye ile stratejik işbirliği arayışlarını bu temelde daha da güçlendirecektir. Tüm bu yaşananlar, gelişmenin bu yönüne işaret etmektedir. ABD, Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyayı bu haritalarla böldükçe, Türkiye bölgesiyle daha da bütünleşecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Milli Hükümet Programı’nda kukla Kürt devleti konusunda ortaya konulan tavır, böyle bir stratejik ittifak anlayışının yansıması olarak görüldüğünde anlam kazanmaktadır. Programın “Kürt meselesine emperyalist müdahaleye son” başlıklı 7. maddesinde şu ifadeler yer almaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Türkiye’mizde Kürt meselesi, demokratik hak ve özgürlükler açısından esas olarak çözülmüştür. Ülkemizde iç barışı, bütünlüğü ve kardeşliği sağlamak için, esas görev, emperyalist müdahaleye karşı birleşmek ve direnmektir. Bu amaçla,&lt;br /&gt;- Irak’taki işgalci güçlerin çekilmesi ve Irak’ın toprak bütünlüğünün&lt;br /&gt;yeniden sağlanmasına,&lt;br /&gt;- Güneydoğu halkımızı kazanmaya,&lt;br /&gt;- Bölücü teröre karşı kararlı ve kapsamlı mücadeleye,&lt;br /&gt;- Bölgede kamu yatırımlarıyla herkese iş sağlanması, toprak reformu, refah ve kalkınmaya,&lt;br /&gt;- Suriye, İran, Azerbaycan, KKTC devletleri ve Irak halkıyla bölgesel ittifaka yönelik politikalar izlenecektir.”&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn28" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftn28" name="_ftnref28"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[28]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü gibi ABD’nin 21. yüzyıldaki emperyalist projelerinin odağındaki tüm bölgeler bir biçimde Türkiye’yle sınırdaş: Ortadoğu, Karadeniz, Kafkasya ve bu çerçevede Avrasya. ABD, komşumuz Irak’ı işgal etmiş, Suriye ve İran’ı benzer biçimde tehdit altına almış, Gürcistan’da ve diğer Karadeniz komşumuz Ukrayna’da turuncu devrimler örgütlemiştir. Ancak tüm bu hamlelerde başarısızlığa uğradı ve uğrayacaktır da. Milli Hükümet Programı’nın yürürlüğe konması, bu programın iktidara taşınması, bu bakımdan son derece önemlidir. Zira içinde yaşadığımız bu coğrafyada bütün mazlum milletlerin kurtuluşu yine bu program etrafında birleşmekten geçmektedir. ABD’nin bütün tehditlerine sınırdaşız. O tehditleri fırsata çevirmekse elimizde. 20. yüzyılın başında ilk ulusal kurtuluş savaşını vererek mazlumlar dünyasına öncülük etmiştik, şimdi 21. yüzyılın başında ezilen dünya aynı görevi yine bize yüklüyor. Milli Hükümet Programı, bu görev ve sorumluluğu örgütlemenin programı olarak öne çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;strong&gt;Dipnotlar:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Bu anketlerin sonuçlarının Milli Hükümet Programı’ndaki dış politika anlayışının uygulamaya geçirilmesi açısından taşıdığı önemi bir başka yazımızda ayrıca ele alacağız.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Gramsci’nin hegemonya krizi dönemlerinde ortaya çıkan geçiş süreci devletlerine özgü sınıflandırmasını ilerleten ve sözkonusu kuramı İtalya üzerinden inceleyen son derece yararlı bir çalışma için bkz., Nicos Poulantzas, &lt;strong&gt;Faşizm ve Diktatörlük&lt;/strong&gt;, çev. Ahmet İnsel, Birikim Yayınları, İstanbul, 1980&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Milli Hükümet Programı, &lt;strong&gt;Teori&lt;/strong&gt;, Temmuz 2006&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[4]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Milli Hükümet Programı, &lt;strong&gt;Teori&lt;/strong&gt;, Temmuz 2006&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[5]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; bkz., Deniz Yalçın, “Amerikan Ulusal Güvenlik Arşivi: Türkiye’nin Tarafsız Kalmasını Önleyin”, 16 Temmuz 2006, &lt;/span&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;Aydınlık&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[6]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Robert Kagan, &lt;strong&gt;Cennet ve Güç – Yeni Dünya Düzeninde Amerika ve Avrupa&lt;/strong&gt;, çev. Selim Yeniçeri, Koridor Yayıncılık, İstanbul, 2005, s. 98, 106&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[7]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Joschka Fischer, &lt;strong&gt;Tarihin Dönüşü, 11 Eylül’den Sonra Dünya ve Batı’nın Yeniden Yapılanması&lt;/strong&gt;, çev. Evrim Güney, MK Merkez Kitaplar, İstanbul, 2006, s. 228, 229&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[8]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; David Harvey, &lt;strong&gt;Yeni Emperyalizm&lt;/strong&gt;, Çev. Hür Güldü, Everest Yayınları, 2004, İstanbul, s. 70&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[9]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Deniz Yalçın, “CHP Üzerinden AB’ye Bakmak: Ölmeye Yatmak”, &lt;strong&gt;Teori&lt;/strong&gt;, Şubat 2006&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[10]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; &lt;strong&gt;Ronald Asmus Interview&lt;/strong&gt;: US Has a Legitimate Interest in EU’s Debate on Turkey (Ronald Asmus Söyleşisi: AB’nin Türkiye Tartışmalarında, ABD’nin Meşru Çıkarı Söz konusudur)”, 30 Haziran 2005, &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.euractiv.com/Article?tcmuri=tcm:29-141722-16&amp;type=News"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;http://www.euractiv.com/Article?tcmuri=tcm:29-141722-16&amp;amp;type=News&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref11" name="_ftn11"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[11]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Doğu Perinçek, &lt;strong&gt;Mafyokrasi – Emperyalist-Kapitalist Sistemin Mafyalaşması ve Türkiye&lt;/strong&gt;, Kaynak Yayınları, İstanbul 2004, s. 32-33&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref12" name="_ftn12"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[12]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Samir Amin, &lt;strong&gt;Liberal Virüs – Sürekli Savaş ve Dünyanın Amerikanlaştırılması&lt;/strong&gt;, çev. Fikret Başkaya, Aynur Mert, Özgür Üniversite Kitaplığı, Ankara, 2004, s. 86&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref13" name="_ftn13"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[13]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Milli Hükümet Programı, &lt;strong&gt;Teori&lt;/strong&gt;, Temmuz 2006&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref14" name="_ftn14"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[14]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Bolkestein Hizmetler Yönergesi hakkında bkz., Deniz Yıldırım, &lt;strong&gt;“Masallara Son, AB Refahı Değil, Yoksulluğu Genelleştiriyor : Bolkestein Yönergesi ve Sonuçları&lt;/strong&gt;,&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=4899"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=4899&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;, erişim: 13 Şubat 2006&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref15" name="_ftn15"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[15]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Amin, a.g.e., s. 85&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref16" name="_ftn16"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[16]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Amin, s. 84&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref17" name="_ftn17"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[17]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Ralph Peters, “Blood Borders : How a Better Middle East Would Look ?”, &lt;strong&gt;Armed Forces Journal&lt;/strong&gt;, Temmuz 2006, &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.armedforcesjournal.com/2006/06/1833899"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;http://www.armedforcesjournal.com/2006/06/1833899&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;, erişim: 08.07.2006&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn18" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref18" name="_ftn18"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[18]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Murat Yetkin, “Gül’ün ABD Seyahatini Nasıl Okuyalım?”, 4 Temmuz 2006, &lt;/span&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;Radikal&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn19" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref19" name="_ftn19"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[19]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Steven A. Cook ve Elisabeth Sherwood Randall, “Generating Momentum for a New Era in U.S.-Turkey Relations”, &lt;strong&gt;Council on Foreign Relations Press&lt;/strong&gt;, Haziran 2006,&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.cfr.org/publication/10796/generating_momentum_for_a_new_era_in_usturkey_relations.html?breadcrumb=default"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;http://www.cfr.org/publication/10796/generating_momentum_for_a_new_era_in_usturkey_relations.html?breadcrumb=default&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;, Raporun değerlendirmesi için bkz., Deren Şahin, “CFR: İlişkiler Son Üç Yılda Kopma Noktasına Geldi”, 2 Temmuz 2006, &lt;strong&gt;Aydınlık&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn20" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref20" name="_ftn20"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[20]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Steven A. Cook ve Elisabeth Sherwood Randall, “The U.S. and Turkey: Rebuilding a Fractured Alliance”, &lt;strong&gt;International Herald Tribune&lt;/strong&gt;, 3 Temmuz 2006&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn21" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref21" name="_ftn21"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[21]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz., Fikret Akfırat, &lt;strong&gt;Kukla Devlet&lt;/strong&gt;, Kaynak Yayınları, Ankara, 2004&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn22" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref22" name="_ftn22"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[22]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Aktaran Ümit Enginsoy, “Türkiye, Kürt Devletini Kabullenir”, &lt;strong&gt;NTVMSNBC&lt;/strong&gt;, 18 Temmuz 2006, &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.ntvmsnbc.com/news/379970.asp"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;http://www.ntvmsnbc.com/news/379970.asp&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn23" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref23" name="_ftn23"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[23]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Eugene B. Rumer ve Jeffrey Simon, “Toward a Euro-Atlantic Strategy for the Black Sea Region”, &lt;strong&gt;National Defense University Occasional Paper Series&lt;/strong&gt;, Nisan 2006&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn24" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref24" name="_ftn24"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[24]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Nejat Eslen, “ABD’nin Bir Hedefi de Karadeniz”, 13 Haziran 2006, &lt;/span&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;Radikal Gazetesi&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn25" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref25" name="_ftn25"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[25]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; &lt;strong&gt;Boğaziçi Üniversitesi-TÜSİAD Dış Politika Forumu&lt;/strong&gt;, ABD Bülteni (31 Mart-7 Nisan 2006), “ABD’nin Karadeniz Stratejisi ve Türkiye”, &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.dispolitikaforumu.com/ABD%20BÃ¼lteni%20(31%20Mart-7%20Nisan%202006).pdf"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;http://www.dispolitikaforumu.com/ABD%20BÃ¼lteni%20(31%20Mart-7%20Nisan%202006).pdf&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn26" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref26" name="_ftn26"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[26]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Bkz., Federico Bordonaro, “Bulgaria, Romania and the Changing Structure of the Black Sea’s Geopolitics”,&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.pinr.com/report.php?ac=view_report&amp;report_id=302&amp;amp;amp;amp;amp;amp;amp;language_id=1"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;http://www.pinr.com/report.php?ac=view_report&amp;report_id=302&amp;amp;amp;amp;amp;amp;amp;language_id=1&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; 20 Mayıs 2005&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn27" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref27" name="_ftn27"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[27]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Erdal Şafak, “Kırım Savaşı”, 8 Haziran 2006, &lt;strong&gt;Sabah&lt;/strong&gt; ve “Kırım’da Amerikan Askerine İsyan Var”, 7 Haziran 2006, &lt;/span&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;Radikal&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn28" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=2027023786964466955#_ftnref28" name="_ftn28"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;[28]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt; Milli Hükümet Programı, &lt;strong&gt;Teori&lt;/strong&gt;, Temmuz 2006&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2027023786964466955-5354723405917033840?l=denizyalcin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizyalcin.blogspot.com/feeds/5354723405917033840/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=5354723405917033840' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/5354723405917033840'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/5354723405917033840'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizyalcin.blogspot.com/2006/11/milli-hkmet-programi-uluslararasi-ortam.html' title='MİLLİ HÜKÜMET PROGRAMI, ULUSLARARASI ORTAM VE DIŞ POLİTİKAMIZ'/><author><name>Deniz Yalçın</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02693086481865684396</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2027023786964466955.post-598296703928956784</id><published>2006-11-30T10:14:00.000+02:00</published><updated>2006-11-30T10:29:36.127+02:00</updated><title type='text'>Nikaragua Seçimlerinin Öğrettiği: Göreve Hep Hazır Olmak</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger2/7435/247439427119685/1600/31496/SANDINISTAS.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger2/7435/247439427119685/1600/883170/chavezveortega.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger2/7435/247439427119685/320/31539/chavezveortega.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;Deniz Yalçın&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;19 Kasım 2006&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Nikaragua’da 16 yıl önce devlet başkanlığını seçimle kaybeden Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi önderi Daniel Ortega’nın geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen son genel seçimlerde oyların %38.7’sini alarak yeniden devlet başkanlığı görevine gelmesi, Latin Amerika’da halkçı iktidarların adım adım egemenliklerini ABD emperyalizmi karşısında sağlamlaştırdıkları bir döneme denk düşmesi nedeniyle üzerinde önemle durulması gereken bir gelişme. Bu olayda ABD’yi tedirgin eden şey, sadece Ortega’nın seçimleri kazanması değil. Esasta, Bolivarcı bütünleşme seçeneğinin Nikaragua’nın da desteğini kazanması fikri şu sıralar Bush yönetiminin uykusunu kaçırıyor. Kaçırması da oldukça doğal. Çünkü Ortega seçimleri kazanmadan önce Chavez, Castro ve Morales ile bir araya geldi ve Latin Amerika için Bolivarcı Alternatif’e (ALBA) destek vereceğini çoktan açıkladı. Bununla da kalmıyor. Latin Amerika’dan ABD emperyalizminin kapı dışarı edilmesi için Bolivarcı bütünleşmeye destek verecek olan Nikaragua, tıpkı Venezüella, Bolivya ve Küba gibi ABD ile yapılan serbest ticaret anlaşmalarına karşı ve bu anlaşmaların feshinden, ulusal kaynakların millileştirilmesinden yana. Yani halkçı-devletçi ekonomi ve bölge merkezli dış politika programı Nikaragua’da da iktidara ulaştı, ezilen dünyaya selam veriyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bugüne Nasıl Gelindi?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Sandinistler’in iktidardan düştüğü 1990’dan bu yana Nikaragua ekonomisi tam anlamıyla bir bataklığa dönüştü. Ülke ekonomisi tamamen ABD ve onun güdümündeki IMF, InterAmerikan Kalkınma Bankası gibi emperyalist finans kuruluşları tarafından sömürüldü. Halk bu neoliberal yıkım programının altında ezildikçe ezildi bu süreçte. Ve sonuç: Nikaragua bugün Orta Amerika’nın Haiti’den sonra en yoksul ülkesi. 5.6 milyonluk nüfusun %75’i yaşamını sürdürmek için gerekli olan günlük gıdanın yarısına bile erişemiyor. Okul çağındaki on binlerce çocuk yoksulluk nedeniyle okula gidemiyor, halkın %55’i en basit tıbbi ilaçlara erişemiyor. Nüfusun %45’inin günde 1 doların altında gelir elde ettiği, okuma yazma oranının Sandinistler’in iktidardan düştüğü 1990’dan bu yana %20 azalarak %67.5’e düştüğü ve halkın büyük bir kısmının yasadışı yollardan yaşamını sürdürme eğiliminde olduğu Nikaragua pratiğinde Ortega’nın kamucu programının iktidara ulaşmasının nasıl bir anlam ifade ettiği önemle düşünülmeli.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1990: ABD’nin Çözümü&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;1990’a gelindiğinde ABD güdümlü kontrgerillalar tarafından altyapısı tamamıyla çökertilmiş Nikaragua’da ABD 80’ler boyunca sadece kontraların mücadelesini desteklemekle kalmadı, aynı zamanda 89-90 sürecinde ateşlenen seçim kampanyaları sırasında Daniel Ortega’nın karşısında Violetta Chamorro’nun kazanması durumunda iç savaşın son ereceği ve “barış”ın tesis edileceği propagandasını da yaydı. Ve 1990’da ABD’nin yarattığı şiddetin sona ereceği umuduyla Nikaragua halkı Chamorro’yu iktidara taşıdı. Chamorro iktidara gelir gelmez IMF güdümlü “yapısal uyum programı”nı yürürlüğe koydu, ülke varlıkları yok pahasına satılmaya başlandı.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1996: Ortega Olmasın da!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;1996’daki genel seçimlerde de ABD aynı taktiği izledi ve sağın tek bir aday etrafında birleşmesini sağladı. Böylece Ortega’nın yeniden iktidara ulaşmasını da engellemiş olan ABD, bu kez iktidara Liberal Anayasacılar Partisi lideri Arnoldo Aleman’ı taşıyordu. Arnoldo Aleman da bir önceki başkan Chamorro’nun açtığı gediği kendi serveti lehine, Nikaragua halkı aleyhine büyütmekte gecikmedi. Onun döneminde yolsuzluklar da büyük artış yaşandı. Başkanlığı döneminde kişisel servetini 250 milyon ABD dolarına yükselten Aleman, Nikaragua halkına karşı ABD’yi arkasına almanın rahatlığıyla kaynakları sömürüyor ve ABD güdümlü iktidarının uzadıkça uzayacağını düşünüyordu.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2001: ABD’nin Çözülüşü&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Öyle olmadı. Aradan 5 yıl geçmişti. Yıl 2001’di. Aleman’ın kişisel yolsuzluklarının seçimleri kaybettireceğini anlayan ABD’nin yeni taktiği, Aleman’ın başkan yardımcılığı görevini yürütmüş olan Enrique Bolanos’u sağın tek adayı olarak seçime sokmak ve Daniel Ortega’nın başkan seçilmesini yeniden önlemekti. Zira 1990’dan sonra ABD’nin Nikaragua pratiğinde bütün stratejisi, Ortega’nın ve onun şahsında Sandinistler’in yeniden iktidara erişmesini engellemek üzerine kuruluydu. ABD’nin Ortega’yı iktidardan uzak tutmak için elinde kalan son barut, 11 Eylül saldırıları oldu bu kez. Nikaragua’da yoğun bir ABD destekli kampanya yürütüldü seçimlerden önce. Buna göre “Sandinistler’in uluslararası terörist gruplarla bağları vardı”. Yoksulluk içinde kıvranan Nikaragua halkının ABD yalanlarına kandığı son seçim de bu oldu. Bolano kazanmıştı. İktidarı ABD’nin yeni tehdit paradigması tarafından bir kere daha engellenen Ortega ve Sandinistler içinse mücadele yeniden başlıyordu. Nitekim öyle de oldu. Kasım 2006’da gerçekleştirilen seçimlerde %38’in üzerinde oy alarak yeniden iktidara ulaşan Daniel Ortega, 16 yıllık ABD stratejisini de tarihin çöplüğüne fırlatmış oldu. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2006: Sandinistler’in Çözümü&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sandinistler bu 16 yıllık süreci, kısmi parçalanmalar ve ideolojik yalpalamalar yaşansa da, başarıyla yönetti. Kitle çizgisinde kopulmadı. Amerikancı iktidarların ülkeyi halkın “meşru” çoğunluğunun oyları ile yönettiğini söylediği ve kaynakları adım adım tükettiği bu süreçte Sandinistler mücadeleyi hiç bırakmadı. Tarihin kendilerine yüklediği görevin bittiğine değil, yeni başladığına inanıyorlardı. Onlar açısından bu 16 yıllık süre “tarihin pususuna yatmak”tı. Tarih, devrimcileri zamanı geldiğinde göreve çağıracaktı. Öyle de oldu. Sandinistler 1990’da iktidarı kaybettikleri tarihten bugüne kadar hem ABD emperyalizmi ile hem de yerli işbirlikçileri ile savaştılar, ayakta kalma mücadelesi verdiler. Bugün Sandinistler’in iktidardan düştüğü 1990’ın ve onu izleyen yılların ABD’sinin Soğuk Savaş’ı kazanmış, tarihin sonunu ilan etmiş muzaffer edasını hatırladığımızda şunu görüyoruz: ABD güçlü olduğunda Sandinistler’i iktidardan uzak tutabilmişti; zayıfladığında ise Sandinistler yeniden iktidara erişti. Bu bakımdan bu 16 yıllık sürenin, mücadelenin müthiş diyalektiği bize bir şeyin anahtarını vermekte: Sandinistler, yükseldikçe ABD çökmekte; ABD çöktükçe Sandinistler, Bolivarcılar, Kemalistler yükselmekte. Önemli olan buna hazırlıklı olmak.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Not: Sandinistler Kimdir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi, 1979’da Somoza diktatörlüğünü devirmiş ve iktidarı seçimle kaybettiği 1990 yılına kadar elinde tutmuştu. Bu süreçte Somoza diktasının ardından ülkede demokratik seçimlere geçilmiş, yeni bir anayasa benimsenerek halkçı bir dizi reform hayata geçirilmişti. Sandinistler 1930’larda ABD’ye karşı ulusal mücadele yürüten anti-emperyalist Augusto C. Sandino’dan ilham almaktaydı. Sandinistler’in iktidara geldiği 1979’dan itibaren ülkede başlayan halkçı devrim rüzgarının halk desteği alınarak sona erdirilemeyeceği ABD tarafından anlaşıldığında, kontrgerilla kadrolarının eğitilmesi ve ülkede ABD terörünün başlatılması çözümü ortaya çıkmış ve bu süreçte 50 bini aşkın insan yaşamını yitirmişti.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2027023786964466955-598296703928956784?l=denizyalcin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizyalcin.blogspot.com/feeds/598296703928956784/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=598296703928956784' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/598296703928956784'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/598296703928956784'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizyalcin.blogspot.com/2006/11/nikaragua-seimlerinin-rettii-greve-hep.html' title='Nikaragua Seçimlerinin Öğrettiği: Göreve Hep Hazır Olmak'/><author><name>Deniz Yalçın</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02693086481865684396</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2027023786964466955.post-2706252966331209567</id><published>2006-11-29T15:43:00.000+02:00</published><updated>2006-11-29T15:52:56.719+02:00</updated><title type='text'>Nobel Orhan Pamuk’a Değil, BOP’a Verildi</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger2/7435/247439427119685/1600/193039/PamukveRehn.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger2/7435/247439427119685/320/51678/PamukveRehn.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Deniz Yalçın&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;22 Ekim 2006&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;“2006 Nobel Edebiyat Ödülü, ”kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbirleriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan Orhan Pamuk’a verilmiştir.”&lt;br /&gt;Bu sözler, Büyük Ortadoğu Projesi’nin medeniyetler ve kültürlerarası diyalog tezlerinin kendisine yazın alanında bir temsilci bulduğunun tescili gibiydi.&lt;br /&gt;O nedenle Orhan Pamuk’a verilen Nobel ödülü, ABD’nin BOP çerçevesinde 2005 yılında yeniden güçlendirme kararı aldığı “kültürel diplomasi” çalışmalarından bağımsız değerlendirilemez. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Pamuk’a Nobel Süreci Nasıl Gelişti?&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;ABD Dışişleri Bakanlığı, özellikle Ortadoğu’da yükselen Amerikan karşıtlığının da etkisiyle, Soğuk Savaş sırasında uyguladığı etkin kültürel diplomasi çalışmalarını canlandırma kararını 2005’te aldı. Bu kez amaç, özellikle Müslüman nüfusun yoğunlukta olduğu ülkelerin aydınlarını, yazarlarını “Amerikan değerleri”ni yaymak adına kazanmak olarak açıklanmıştı. Eylül 2005’te ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan raporda ise, sürecin yol haritası ve izlenecek yöntemler saptandı. Amaç kültürel alanda “modeller” yaratmak ve ABD’nin BOP’u çerçevesinde ideolojik hegemonya faaliyetleri yürütülmesini sağlamak olarak ifade ediliyor; bunun için de kültürler arası, medeniyetler arası diyaloğu çalışmalarının odağına alan yazarların kazanılmasının önemi vurgulanıyordu.&lt;br /&gt;Orhan Pamuk’un 1985-1988 yılları arasında katıldığı ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Uluslararası Yazarlık Programı’nın da, bu süreçte yeniden güçlendirilmesi kararı alındı. Bu program, açıldığı tarihten bu yana düzenli olarak İslam ülkelerinden yazarlar seçiyor ve yetiştiriyordu. İnternet sitesi ABD’nin kültürel diplomasi çalışmalarını yeniden gündeme getiren Eylül 2005 tarihli Dışişleri Bakanlığı Raporu ile açılan söz konusu yazarlık programının özellikle çekici kılınması için bu süreçte başka ne yapılabilirdi? Orhan Pamuk’un bu programa katılan yazarlar arasında Nobel Edebiyat ödülü alan ilk kişi olması, bu noktada anlamlıdır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Uluslar arası Yazarlık Kursu’nun İşlevi&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Orhan Pamuk’un ABD’de iken katıldığı bu program ABD Dışişleri tarafından çok önemseniyor. Orhan Pamuk’un bu noktada bir model olduğu da, Dışişleri yetkililerinin kültürel diplomasi konusundaki hemen tüm açıklamalarında yer buluyor. Örneğin ABD’nin yarı resmi Dışişleri Bakanlığı görevini yerine getiren Dış ilişkiler Konseyi’nin (CFR) 2002’de yayımladığı “ABD’nin Türkiye’de Kültürel Diplomasi Faaliyetleri” başlıklı raporda, Pamuk’un katıldığı uluslararası yazarlık programına vurgu yapılıyor ve Orhan Pamuk’tan şöyle söz ediliyor: “Kültürel programlar fark yaratır. Orhan Pamuk gibi ABD’de yaşamış ve çalışmış yazarlar, Türkiye’deki insanlara Amerikan tarihini ve değerlerini daha iyi anlatmak açısından büyük bir değer taşımaktadırlar.”&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2004: Bush İlk Sinyalleri Veriyor&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;2004 yılında İstanbul’da ABD Başkanı G. W. Bush tarafından yapılan konuşma da, Orhan Pamuk’un çalışmalarının BOP’un kültürel modeli olarak seçildiğinin güçlü işaretlerini veriyordu. Nobel yakındı. Bush şöyle diyordu: “Orhan Pamuk’un yapıtları, kültürler arasında bir köprüdür, tıpkı Türkiye Cumhuriyeti gibi. Pamuk’un da söylediği gibi, bu toprakların insanları önemli olanın tarafların, uygarlıkların, kültürlerin, Doğu ile Batı’nın çatışması olmadığını anlamıştır. Pamuk, “asıl önemli olan, diğer kıtalardan ve uygarlıklardan insanların tıpkı sizin gibi olduğunu fark etmektir” demekte haklıdır.”&lt;br /&gt;2005’te kültürel diplomasi çalışmalarının hızlandırılması kararının alındığı dönemde ise, Pamuk’un uluslararası çapta bir pazarlama kampanyası ile Nobel’e hazırlanması süreci de hız kazandı. Bu aynı zamanda Pamuk’un Türkiye düşmanlığı konusunda da ABD ile aynı cephede yerini güçlendirdiği yıldı.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Pamuk, Türkiye Düşmanlığı’nda ABD ile Kol Kola&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Pamuk bir İsviçre gazetesine verdiği demeçte şunları söylüyordu: “Benim dışımda kimse söylemiyor; bu topraklarda bir milyon Ermeni, 30 bin de Kürt öldürüldü”. Yine İngilizler’in The Times gazetesine de benzeri yönde bir açıklama yapan Pamuk, sözlerinin arkasında olduğunu, Türkiye'de Ermeni katliamının tabu kabul edildiğini ve tartışılamadığını ifade ediyordu. Söyleşide Türkiye'nin Ermeni katliamını tartışmasının vaktinin geldiğini belirten Pamuk, bu 'bilgi'nin Türk insanından saklandığının ve bunun 'iyi bir şey' olmadığının da altını çiziyordu.&lt;br /&gt;ABD Dışişleri Bakanlığı: Türkiye’de Tabuları Yıkmayı Teşvik Ediyoruz&lt;br /&gt;Şimdi ABD’nin Orhan Pamuk’un tabuları yıkması ile ilgili değerlendirmesine bakalım ve Pamuk tabuları kimin için yıkıyormuş, bunu görelim. 27 Mart 2006 tarihinde Amerika Ulusal Konferansı Ermeni Meclisi heyeti ile ABD Avrupa ve Avrasya’dan Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Daniel Fried arasında Washington’da gerçekleştirilen görüşmede Fried’in Pamuk için kullandığı ifadeler aynen şöyle: Türkiye’yi, kuşaklar boyunca tabu olarak kabul edilen konuları daha ciddi ele almaya teşvik etme yollarını arayan bir politika güdüyoruz. Bu sürecin Türkiye’de başladığını da söyleyebilirim. Örneğin ünlü Türk yazarı Orhan Pamuk’un bu konuyu açıklıkla dile getirdiğini hatırlarsınız.” Orhan Pamuk’a “tabuları yıkma görevi”nin kim tarafından verildiği bu sözlerden açıklıkla anlaşılıyor. Tabuları yıkma karşılığında Pamuk’un payına ise Nobel düşüyor. ABD BOP kapsamında AKP’ye biçtiği misyonu, kültürel alanda Orhan Pamuk’a veriyor.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Türk Edebiyatı Hakkındaki Sözleri&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Gelelim Pamuk’un yazarlık anlayışına ve Nobel sonrası yaptığı “bu ödül Türk edebiyatına verilmiştir” şeklindeki açıklamasına. Pamuk burada da sahiplenmediği bir mirasa gönderme yaparak Türk edebiyatçılarını yanına çekmeye, sürece meşruiyet kazandırmaya çalışıyor. Oysa aynı Pamuk, kendisini uluslararası çapta pazarlama sürecinde gerçekleştirilen söyleşilerden birinde, bakın Türk edebiyatında kendisinden önceki kuşaklar hakkında neler söylüyor: “ilk kitaplarımı yayımlarken, bir önceki yazar kuşağı yok olmak üzereydi. Dolayısıyla yeni bir yazar olarak olumlu karşılandım.” Söyleşiyi gerçekleştiren Paris Review ekibi burada devreye girerek şu soruyu soruyor: “Bir önceki yazar kuşağı derken aklınızda kimler var?” ve Pamuk şöyle yanıt veriyor: “Bir önceki kuşağın yazarları, toplumsal sorumluluk hisseden, edebiyatın ahlaka ve politikaya hizmet etmesi gerektiğini düşünen yazarlar. Onlar gerçekçi yazarlar. Birçok yoksul ülkedeki yazarlar gibi onlar da yeteneklerini milletlerine hizmet etme arayışları yolunda harcadılar. Ben onlar gibi olmak istemiyorum.”&lt;br /&gt;İşte Nobel Edebiyat Ödülü, ülkesinin ve halkının sorunlarına duyarlı edebiyat mirasını “ben onlar gibi olmak istemiyorum” diyerek reddeden, yeteneklerini başka amaçlar için değerlendirdiğini bu kadar açıklıkla belirten ve “bu Nobel, Türk edebiyatına armağandır” diyerek edebiyat dünyasından meşruiyet arayan böyle bir yazara verildi. Bununla da kalmıyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Atatürk’ün Ordusu İhtiyaçlarımıza Uygun Değil”&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Nobel’i Orhan Pamuk’un almasını sevinçle karşılayanlar, ABD’nin kültürel diplomasi çalışmaları nezdindeki bu ilk büyük hamlesini de sevinçle karşılamış oluyorlar. Pamuk’un misyonunun “tabuları yıkmak” ve “Türk tarihini tartışmaya açmak” olduğunu, gerek ABD Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin açıklamaları gerekse Pamuk’un kendi sözleri ele veriyor. “Türk tarihinin hakkından gelinecek” diyen AB temsilcisi Karen Fogg’u anımsatırcasına, Pamuk’un Ekim 2005’te İspanyol ABC Gazetesi’nde yayımlanan söyleşisinde kullandığı şu ifadelere göz atalım bir de: “Atatürk’ün ordusu, bugünkü ihtiyaçlarımız için uygun değil; bu ulusal, güçlü, Jakoben proje, hükümeti bir korse gibi sıkıyor. İhtiyacımız olan, daha liberal bir hükümete sahip olmak”. Kemalist Devrim’i eleştirip AKP’nin hareket serbestisi kazanmasını dert edinen Orhan Pamuk’a ancak bir saptama uygun düşüyor: 11 Eylül aydını.&lt;br /&gt;ABD her ne kadar BOP adına Orhan Pamuk’u öne çıkarsa da, Türkiye bu oyuna gelmiyor. Türk halkının büyük bir çoğunluğunun tepki duyduğu Pamuk’u kendisine model seçen ABD ise, çaresizliğini itiraf etmiş oluyor. Çünkü artık ne AKP ne de Orhan Pamuk itibar görüyor.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Not: Bu Yazı 22 Ekim 2006 tarihli Aydınlık dergisinde yayımlanmıştır.&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2027023786964466955-2706252966331209567?l=denizyalcin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizyalcin.blogspot.com/feeds/2706252966331209567/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2027023786964466955&amp;postID=2706252966331209567' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/2706252966331209567'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2027023786964466955/posts/default/2706252966331209567'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizyalcin.blogspot.com/2006/11/nobel-orhan-pamuka-deil-bopa-verildi.html' title='Nobel Orhan Pamuk’a Değil, BOP’a Verildi'/><author><name>Deniz Yalçın</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02693086481865684396</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
